Aile doktoru!

Hep memleket meseleleri…
Hep “Kastamonu’nun yarınları için ne yapabiliriz?” arayışları…
Hele bir de kentimizin üzerine bir karabasan gibi çöken diyalogsuzluk ortamı hüküm sürünce…
Takıldık kaldık.
Yol üstündeki“et mangal”cılara benzedik doğrusu…
“Kendin pişir kendin ye” misali…
Kendin yaz kendin oku!
Gerçi biz yazmaktan yorulmadık…
Ama sanki kimileri okumaktan birazcık “sıkıldı…”
“Oku oku dur… Atılan somut bir adım olmayınca nereye kadar?”
Çok da haksız değiller.
Konumuzu biraz değiştirelim bugün…
Onlar da nefes alsın…

●●●

Belleğimizde çocukluğumuzdan kalan silinmez izler vardır…
Bir olay…
Bir durum…
Ya da bir kişi…
İnsanı öylesine derinden etkiler ki, yaşadıkça binbir vesileyle anmaktan alıkoyamayız kendimizi…
İlhan Amcamız da öyleydi…

●●●

Hekime şiddet uygulamanın “vaka-i adiye”den sayıldığı günlere gelmiş oluşumuz ne kadar hazin…
20-30 yıl öncesine kadar“doktor” dendiğinde neredeyse “insanüstü bir varlık”tan bahsediliyormuş havası hâkim olurdu…
Hasta hastalığını, doktor doktorluğunu bilirdi!

(Soldan sağa) Eşref Topuz, Mustafa Tümer (merhum), Hasan Özkan, Dr. İlhan Dümelli (merhum), Babam Aypolat Yücel (merhum)

●●●

İşte…
Küre’de uzunca bir süre Hükümet Tabipliği yapan Dr. İlhan Dümelli, o “insanüstü varlık”lardandı…
Beş yıl önce kaybettiğimizde ardından şöyle yazmıştım:

“Sevgi dolu yüreğiyle, hekim olmanın önce insan olmakla mümkün olabileceğini daha çocukluk günlerimizde pek çoğumuzun bilinçaltına yerleştiren…
Her hastalığımızda…
Karşımıza çıkan her doktorda onun sevgi dolu gözlerini ve sözlerini aradığımız muhteşem insan… Sevgili büyüğüm… İlhan Amcam… Mekânın cennet olsun… Nurlar içinde yat…”

●●●

Nüktenin, zekice bir esprinin ne demek olduğunu fark ettiğim en çarpıcı iki üç anımdan birinin de kahramanıydı İlhan Amcam…
Yaşımın 9 ya da 10 olduğu zamanlar…
Babamın da aralarında olduğu birkaç arkadaşıyla birlikte her zamanki neşeli hâlleriyle koyu bir muhabbetin içindeler…
Ben de kenardan kulak misafiri oluyorum…
Tıp Fakültesi’ndeki anılarından birini anlatıyor tatlı tatlı…
Arkadaşları mezuniyet balosunun, kıyafet balosu şeklinde yapılmasına karar veriyor…
Baloda herkes gönlünce, değişik bir kıyafetle arz-ı endam edecek…
Şimdiki gibi öyle tüketim çılgınlığına kaptırmamışız kendimizi…
Yeni kıyafet, yeni masraf demek…
Kaynaklar kısıtlı…
Düşünüyor taşınıyor…
Baloya, beyaz doktor önlüğüyle gitmeye karar veriyor…
Boynuna bir de stetoskop takıyor…
Balo salonuna girerken, kapıda katılımcıları karşılayan arkadaşlarından biri İlhan Amca’yı orada bulunanlara güya takdim edecek:

“Tanıştırayım”diyor, “baytar (veteriner) İlhan Bey…”
Densiz sözlere yanıtı, olağanüstü bir zekâ pırıltısıyla dökülüyor dudaklarından:

“Evet” diyor, “beyefendinin aile doktoru oluyorum!”

●●●

Sözel… Matematiksel… Müziksel… İçsel… Sosyal…
Hangi türden olursa olsun zekâ önemli.
Zekâyı “parlatabilmek” için toplumsal bir çaba göstermek daha da önemli.
Çünkü…
İnsanlığın tüm “renkleri” giderek soluyor…
Tornadan çıkmışcasına “tektipleşme”ye meyletmiş bir hayat algısı, tüm zihinleri kendi işleyiş mantığına bağımlı kılıyor…
Hem de her geçen gün biraz daha artan bir dozla…
Farklı olan ne varsa, “üretim hatası”ymışcasına bakışlara maruz kalıyor…
Çocuklarımızı bile, hayatın doğasındaki sonsuz çeşitliliği fark edebilmelerine katkı sağlayacak eğitim süreçleriyle buluşturmak yerine cevap anahtarlarında “dört şık”tan ibaret bir sığlaşmaya mahkûm etmiş hâldeyiz…
İşin dramatik yanı…
Bunları düşünmek yerine, “şapkadan tavşan çıkmasını” bekliyoruz!

●●●

Ne zaman…
Çeşitli ortamlarda…
Ağzından çıkan sözün sorumluluğundan habersiz…
“Lâf olsun…” diye konuşan birileriyle karşılaşsam…
İlhan Amcam’ı bir kez daha rahmetle anıyorum…
Ve bir köşeye çekilip hüzünle mırıldanıyorum:

“İlhan Amca… Al sana bir hasta daha!”

 

Mehmet Yücel