Anadolu ve Millî Aşk

Hayatın vazgeçilmezi ölüm, kapıyı erken çalar bazen. Bakmaz göz yaşınıza;sevdiğinizi, yüce bir değeri aranızdan çekip götürür. Neden, niçin diye soramazsınız; çâresiz, bir müddet sonra ‘kader’ der, geçersiniz.

Takvimler 1 Ocak 1929’u gösterdiğinde, unutulmaz Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati aramızdan ayrıldı; henüz 35 yaşındaydı. Millî Mücadele başta olmak üzere, kısa ömrüne büyük başarılar sığdırmış yiğit bir adam.

İzmir’de doğdu, orada bitirdi liseyi, Hukuk Mektebi’ni İstanbul’da okudu. Memleketine  döndü, Millî Mücadele başladı. Balıkesir’e geçti; Saruhan mebusu seçildi 1920’de. Kastamonu’da İstiklâlMahkemesi başkanlığı yaptı; halk onu çok sevdi, ilk FahrîHemşehrimiz oldu. Sonra İskân, Adalet ve Millî Eğitim Bakanlığı görevleri. Cumhuriyetimizin mimarlarından.

Ne anlatsak, ne söylesek boş. İstiklâl  Mahkemesi Bolu’dan dönerken, Çerkeş taraflarında bir olaya tanık olur; kağnılarla cephane taşıyan bir kafile ile karşılaşır. Sonra bu duygularını yazıya döker. Ölüm yıl dönümünde,Anadolu ve Millî Aşk adlı yazısıyla analım; ruhu şâd, mekânı Cennet olsun:

“Her ruhun aşkını bütün vuzuhuyla ve kıymetiyle anlamak için beşerin bir kudret veya  mikyası olsaydı, o zaman insanların hakiki mevkii tayin etmiş olabilirdi. Fakat ne yazık ki, insanlar böyle bir kudret ve mukayeseden mahrum oldukları gibi, çok defa anlamaya çalışmaktan uzak kaldıkları oluyor.

Pejmürde kıyafetler içinde saklanan kızgın güneş altında başaklar ve hayvanlarla yan yana yatmış ne sineler vardır ki, içinde en aziz ve ilâhî ruhlar yaşar. Ne mutantan zevâhire hapsolmuş göğüsler vardır ki, cildi mest eden lavanta kokularından ziyade ruhlarında riyâ ve hile namlarıyla açan zakkumların zehirli kokusunu taşırlar. Çok defa nasırlı ellerin yumuşak kalbleri ve fakat beyaz çehrelerin kara kalbleri olur. Ayağı çarıklı ve çehresi yanık asillerle muntazam kıyafetli fakat dağınık sefahatli sefillerin şekilleri kadar ruhları da birbirinin aksidir.

Ruh, belki seyyal ve kıymetli, nâmütenâhî bir mücevherdir; fakat bildiğimiz mücevherler gibi süslü muhafazalar içinde bulunmaz; onun için zâhiratın bir keymet-i husûsiyesi yoktur.

İşte, Anadolu’da gördüğüm bu büyük asiller, hep böyle biraz esrarlı şekildedirler. Büyük kahramanları, bu asil âşıkları istiyorum ki, herkes anlasın, tanısın!

Bir gün evvel yağan karların doldurduğuuzun yollardan geçerek gelen mahkememiz, müfrezesiyle Çerkeş önlerinde kağnılarla cephane taşıyan bir kadın kafilesine rastgelmiştir. Beyaz bir geçeği andıran bir gündü.  Güneş bulutlara girmiş, tabiat kefenlenmişti. Mücessem bir hüzünhalinde,kalblere damlayan umumî sükûtu ihlâl eden hiçbir ses yoktu. Ancak kağnıların, ruhları ürperten ve sükûtu besleyen gıcırtıları derinden derine etrafı geziniyordu. Bu seslerde öyle bir esrar saklı ki, sanki bütün mütevekkil fikirler, azme kalbolan  tevekkülünü bu ağır revişe terk etmişler!

Bu kafileye yaklaştıkça bazen bu uzun sükûtu yırtan bir kadın sesi, yahut bir çocuk feryadı yükseliyordu. Kafileye yaklaştık ve selâmlaştık. Biz soğuktan yamçiler altında bile titrerken, tek yorganını da arabaya örten bir ninenin, çıplak ayaklarla karları çiğnediğini görünce, içimde takdirle karışık bir merhamet sızladı. Arkasına sardığı peştamalı, içinde ara sıra hıçkıran bir çocuğun üzerine bile örtmeden, yorganını niçin arabaya serdiğini sormak fikrini duydum:

—-Üşümez misin sen nine? Bak çocuk donacak, yorganı örtsene! Diye arabanın üstünü işaret ettim.

Bu sözü garip bir tarzda karşıladı, sormaya değer bir şey addetmiyordu galiba! Benim cevap beklediğimi anlayınca mukaddes bir şeye teveccüh eder gibi, kağnıya doğru koştu:

—- Kar serpiyor, millet malıdır, nem kapmasın evlâdım, dedi.

Ve yorganın uçlarını iyice serdi; kar serpelemeye başlamıştı. O zaman anladım ki, cephaneleri ıslatmamak için bu fedakârlığı yapıyor. O vakit deminki merhametten utandım bile… Aman Ya Rabbi! Fedakârlığını bildirmek bile istemiyor. Bu âlicenaplık karşısında secde etmeyen ruh ve aşk olur mu?

Tarihte böyle basit bir çerçeve içine güç sığabilen bu emsalsiz ve adsız fedakârlığın bir eşini meşhur vatansever Kartaca kadınları bile yaratamadılar. Onlar, saçlarından orduya halatlar örmüşlerdi;  bunlar, hayatlarından cephane veriyorlar.

Ey aziz ruhlu asil milletim. Sen ulu, azimli ve ulvî ruhlu şehidlerin kemikleri üzerinde düşman  tepinmeye başlarken, sana düşen vazifeyi beklenilmeyen bir feragat ve meclûbiyetle yapıyorsun. Cesaretin anası sükûttur ve sen melekler kadar safsın. Tanrı, seni emellerine çabuk kavuştursun.”(*)

(*) Bkz.: Mustafa Eski; Mustafa Necati Bey’in Kastamonu’daki Çalışmaları, Ankara 1990, s.193-195. Burada anlatılan olay, 28/29 Kasım 1921 günlerinde yaşanmış olmalıdır.(ME).

 

MUSTAFA ESKİ