Bir Eylül Şiiridir Karadeniz

Murat KARASALİHOĞLU

Murat-Karasalihoğlu

 

 

 

Karadeniz malum, isminden kaynaklı yazdan çok kışın, kara bulutların ve azgın dalgalar yaratan fırtınaların kara suları olarak zihinlere yer etmiştir. Kıyılarının darlığı, sahillerinin olmaması ve doğal koyların azlığı derken Anadolu’nun bir denizi gibi değil de sanki İzlanda’nın kuş uçmaz kervan geçmez soğuk, ıssız ve yalnız sahilleri gibi algılanır.

Öyle midir gerçekten? 12 ayın sadece 3 ayında mavisini gösteren bir deniz midir? Elbette hayır; hele ki Karadeniz’in Kastamonu kıyılarında ve sonbaharın araladığı bir zamandaysanız…

Çünkü bir sonbahar şiiridir Karadeniz… Deniz olarak en masumane, sakin ve sıcak olduğu dönemdir… Kıyıları sadece yeşili değil, doğadaki her rengi sunar bu mevsimde… En verimli zamanlarıdır da… Kâh deryanın kuzularından kâh ormanlarındaki fındığından mantarına, mısırından kestanesine kadar…

Yaralıgöz Dağıyla taçlanmış Küre Dağları’dır Kastamonu’da Karadeniz’e açılan kapısı… Bin bir mistik hikâyeyi hem doruklarına hem de ormanlarına gizlemiştir bu dağ… Onun heybetli kayalık doruklarının hemen altından aralanır Karadeniz… Kendisi de her daim zorlu, sisli, yabanıl ama aynı zamanda her daim verimli, sakinlerine huzurlu bir yaşam sunar… Her mevsimi ayrı bir güzelliği ayrı bir ürünü sunar… Bu mevsim misal, yavaş yavaş kanlıca mantarları kafasını kaldırmaya başlar, tellice mantarlarının arasında… Hele ki bu günlerde “vargit” çiçeği de olarak anılan mor taç yapraklarının güneşi içtiği “güz çiğdemlerinin” üzerindeki kayın ağaçlarda yetişen “kara mantarı” bulabilirsiniz yol üstü tezgâhlarda…

Ki o tezgâhlarda yeni yeni toplanmış fındıktan ıhlamura, birkaç gün sonrada çeşit çeşit mantardan kestane balına kadar da görmek mümkün olacak.

***

Kim demiş Eylül gelir Karadeniz ölür diye… Bunu söyleyen gelsin bugünlerde Kastamonu’nun bakir kıyılarına… Hele ki koylarında, açıklarında kapağı açılmamış antik dönem hikâyeleri saklayan Ginolu’nun güzelliğine… Defneler, zeytinler gizlenmiş koylarında denizden çıkmayan insanlarla hala yazı yaşıyor Çatalzeytin gibi hala Kastamonu kıyıları…

Ginolu’nun balıkçı barınağında sırlanmış kayıklar… Av sezonu açıldı ama maalesef hava şartlarından vasat gidiyormuş işler… Barınaklarda bir yenileme, düzenleme hareketi var. Ancak öğrendik ki balıkçılar kendi imkânlarıyla bu çalışmaları yapıyorlar…

Hani bir şiir dedik ya Karadeniz için; o şirinin en toplumcu yanı da Karadeniz insanıdır… Neşesi de gönlünden derdini de anlatması hoyratlığından gelir. Bu insanlardan biridir Safi Güzelaydın (Seyfi Kaptan). Kendisi Ginolu Konaklı Balıkçı Barınağı Kooperatifi’nin Başkan Vekili… Sahiller hala canlılığını korurken o hem ekmeğinin hem de bölge geleceğinin derdini aktarıyor… 1996 yılından bu yana bakım yapılmamış bu limana… Dalgalar yığmış kumları hem liman ağzına hem de içine… Söylediklerinde ne kadar haklı olduğunu biraz başınızı kaldırıp baktığınızda görüyorsunuz. Çünkü teknelerin yanaşması gereken derinlikte olan yerlerde insanlar deniz içinde direklerle file kurmuşlar voleybol oynuyorlar… O derece yani… Öte yandan liman içinde su sirkülâsyonu olmadığı için her bir yanı ot sarmış… Teknelerin pervanelerine sardığından olanlar ya içeride kalmış ya da açıkta demirliyorlar. Çatalzeytin böyle olduğu gibi duyduklarıma göre ilimiz kıyılarındaki birçok balıkçı barınağı aynı dertten muzdarip…

Eğer bir önlem, ki elbette bir seferlik değil düzenli olması şart, alınmazsa ne balık ne balıkçılık ne de bu güzel kıyılarda yüzen insanlar göremeyeceğimiz aşikar…

***

Fındığında mevsimidir şu an Karadeniz… Bir yandan toplanır bir yandan da yaygılara serilerek kurutulan fındıklar toptancısını bekler birçok köyde… Fındık üretimi ve ekonomik boyutu Kastamonu’da ne durumda pek bilmiyorum ama yoğun bir emeğe dayanan bu uğraş sanki daha yaygınlaştırılabilir gibi. Her ne kadar gizli bahçeler şeklinde olsa da kıyılarda yol kenarlarında da fındıklıkları görmek mümkündür…

Kastamonu kıyılarının özellikle turizm açısından en büyük sorunlarından biri olarak gösterilen şey, deniz ve kıyı kültürünün yaşanabileceği, Karadeniz’e özgü deniz mahsullerinin ve yöre doğasına uygun lezzetlerin bir arada bulunduğu mekânların neredeyse hiç olmadığıdır…

Kendi memleketimizden bile insanlar Sinop’a teknelerde balık ekmek ya da midye yemeğe, Amasra’da kale içinde balık salata yemeğe gidiyorlar. Neden? Çünkü Kastamonu kıyılarında balık restoranlarından çok ızgaracı ve kuyu kebapçısı olduğundan…

Ama işte bu düşünce Bozkurt’un İlişi (Yakaören) Köyü’ne geldiğinizde birden bire kesiliveriyor. Çünkü buradaki hem konaklama hem de restoran hizmeti veren Konak Otel’in varlığı sizi bu düşüncenizden uzaklaştırıyor.

İşletmesi Köy Tüzel Kişiliği’ne ait olan Konak Otel’de nezih bir ortam var. Konaklaması huzur verici. Yöresel mimari yapı, yine yöresel kumaşlar ve ürünlerle bezenmiş. Ama otelin asıl çarpıcı yanı ise zengin mutfağı. Her mevsimin deniz ürünü taptaze önünüze geliyor. Hele ki şu günlerde birçok balık çeşidi ağdan bile değil neredeyse oltadan direkt masanıza servis ediliyor. Ve salatasıyla bile ünlü Amasra’dan daha iyi bir salata masanın prensesi olarak restoranın baş taçlarından biri… Tabii ki bunca güzelliğin bir arada olması ve sunulabilmesinin sırrı ise başta sorumlu işletmeci uzun yılların turizm tecrübesine sahip Mehmet Şenol ve diğer tüm çalışanların titizliği ve işlerine kendilerini adamışlığında…

Karadeniz için, hele ki Kastamonu kıyılarında bir Eylül şiiridir dedik ya; işte bir şiirin en son ama en güzel cümlesine geldik şimdi. Ama yine İlişi sahillerindeyiz. Çünkü benim de katıldığım bir iddiadır ki, belki de Karadeniz’in en güzel gün batımı İlişi Limanından olur…

Usul usul iki fener arasından inerken güneş hem gökte hem de deniz de yeni ateşler yakar. Hele ki bu ateşlere göklerde martılar ile karabatakların kanatları ve balıktan dönen kayıkların dalgaları da karışında her akşam ama her akşam bir başka Eylül şiirine döner İlişi’de Karadeniz…