Bolero’nun düşündürdükleri…

Rahat olun…
Bugün de “can sıkmayacağız…”
Müzikten…
Armoniden…
Orkestrasyondan…
Pek çoğumuza göre “kıldan tüyden” bi mevzudan bahsedeceğiz yani…
Yazı bizi başka bi yere doğru çekip götürürse…
Kısmet…
Direnecek değiliz.

●●●

Fonda…
Bitmeyen bir sabırla…
Sürekli aynı tempoyu çalan bir trampet…
Önde…
O tempoya aynı sabırla eşlik eden tek bir melodi…
Tekrarlandıkça tekrarlanıyor…
Tek bir melodinin…
Hayli kısık bir başlangıcın ardından…
Değişen ve gelişen orkestra renklerinin kullanımıyla…
On altı dakika içinde zirveye yükselişi…
Her seferinde farklı bir enstrümanın devreye girişiyle zenginleşen akış, olağanüstü bir duygu çeşitliliğine yükseltiyor insanı…

Ve…
Tüm orkestranın “kükreyişiyle” gerçekleşen büyüleyici final…
İstendiğinde, monotonluğun nasıl inanılması güç bir renkliliğe dönüştürülebileceğini ispatlayan muhteşem bir eser…
Bolero’dan söz ediyorum…(*)

●●●

Ravel’in 1928’de yaptığı besteden çıkarabileceğimiz ne çok ders var…
Nereden…
Hangi açıdan…
Ne amaçla bakarsak bakalım…
“Ben buradayım” diyerek gözümüzün içine bakıyor…
Görmeyi bilene elbet!

Maurice Ravel’in 1928’de yaptığı besteden çıkarabileceğimiz ne çok ders var…

●●●

Güçlü bir “melodinin…”
Sabırla ve her tekrarlanışında “yeni entrümanlarla” zenginleşerek “icrası!”
Bu satırların hepimize tanıdık geldiğini bir düşünsenize…

“Aş derdini, iş derdini çözmüş…
Göçü sahiden tersine çevirmiş…
Müreffeh bir Kastamonu için…”
sözleriyle özetleyebileceğimiz “melodimizin…”

Kamunun ve  tüm sivil toplum kuruluşlarımızın katılımıyla her geçen gün daha güçlü bir biçimde “icra edildiğini…”

“Orkestrasyonumuzun” ilçe ilçe, sokak sokak, köy köy yankılandığını hayâl etsenize…

●●●

Kayıkçı kavgalarıyla kendimizi kandıracağımıza…
“Sahte gündem”lerle zaman kaybedeceğimize…

∎Teşvik uygulamalarında neden haksızlığa uğradığımıza…
∎ Küre’nin yeraltı zenginliğini neden bir türlü yer üstüne taşıyamadığımıza…
∎ Taşköprü SEKA’nın âtıl bekleyişini neden önleyemediğimize…
∎ Daday Ballıdağ’daki tesislerimizi göz göre göre neden çürüttüğümüze…
∎ Tren bekleyişimizi elli yıldır neden hâlâ sonlandıramadığımıza…
∎ Kendirdeki “başkent” unvanımızı tarihin tozlu sayfalarına neden terk ettiğimize…
∎ Sarımsağımızı…
∎ Pancarımızı…
∎ Siyezimizi…
∎ Pirincimizi neden bir türlü katma değeri yüksek ürünlere dönüştüremediğimize…
∎ Âlemin ham madde tedarikçiliğinden öte bir ekonomik değeri neden bir türlü ortaya çıkaramadığımıza…
∎ Sahillerimizde denize neden bu kadar “küs yaşadığımıza…”

Uzatmayalım…
Bunlar ve bunlara benzer pek çok başka sorunumuza odaklanmak bu kadar mı zor?
Çözüm üretmek bu kadar mı imkânsız?
Birbirimizin sesine ses katacak tâkatimiz yok mu gerçekten?
“Tek seslilik”ten bunca yıldır ne geçti elimize?
“Ankara tüm sorunlarımızı çözsün” yaklaşımının miadını çoktan doldurmuş olduğunu görmüyor muyuz?

●●●

Kabullenmekte zorlansak da…
Kendi “bestemizi” büyük ölçüde kendimiz yapacağız.
Saygıyla, sevgiyle…
Cılız ve mahcup bir ses tonuyla orada burada bölük pörçük söylemeye çalıştığımız “melodimiz”in özünü bir kez daha vurgulayalım:

Müreffeh bir Kastamonu!
Tema bu!
Her icra edişimizde, her seslendirişimizde farklı bir “enstrümanı” devreye sokmayı başarmalıyız…
Tıpkı Bolero’daki gibi!
Aksi halde…
Gelişmiş dünyanın arşınladığı yolların daha da uzağına düşüp, dünün hayat şartlarında “yakılmış türkülerimizi çığırma”ya devam ederiz…

●●●

“Aman edersek edelim” deniyorsa ne âlâ…
O zaman…
“Topal koşma”ya devam…
“Sana öğreteyim dağdan aşmayı
Bir sen söyle bir ben topal koşmayı…”

(*)Eseri bir de yazımızdaki perspektiften dinlemek isteyenler için

 

 

Mehmet Yücel