BUĞDAY’IN SESİ’Nİ DİNLERKEN

Gençlik dönemimizde Ankara Radyosu’nda heyecanla dinlediğimiz bir program vardı: Başakların Sesi. Dr. Müjgân Cunbur, metinlerini yazıyor, DT sanatçısı Olcay Poyrazda tatlı sesiyle seslendiriyordu. Halk şairlerini tanıtan bir programdı. Mine Akçakoca’nın öykü kitabı Buğdayın Sesi önce bu programı hatırlattı. Sonra 1948-1959 yılları arasında her yaz Araç’ın Kavacık köyünde yaşadığımız üç aylık çiftçilik dönemlerimizi gözümüzün önüne getirdi. Bu hayatın içinde çilek, mantar toplarken ormanlarda duyduğumuz çam uğultusunu ve harman zamanı yaklaştığında başlarını eğmiş buğday başaklarının nazlı nazlı sallanırken çıkardıkları hışırtıyı unutmak mümkün mü?

Kastamonu’nun en önemli kadın gazetecisi Mine Akçakoca Özgür’ün öykücülük/hikâyecilik yönünü doğrusu kitap elimize geçinceye kadar bilmiyorduk. Ancak, çok şaşırmadık. Söyleşilerindeki üslup, ele aldığı hayatları öyküleştirmesi bu sonucu doğurmalıydı. Buğdayın Sesi şu kimlikle okuyucunun önüne gelmişti:

Mine Akçakoca Özgür; Buğdayın Sesi/Öyküler, Ankara 2012, 328 s., Koza Kitap. Burhan Günel ve Vedat Yazıcı gibi iki usta kalem editörlüğünü üstlenmiş.

Arka kapakta editörlerin yazdığını sandığımız sunuş, tanıtım yazısı içeriği hakkında özet bilgi veriyor. Birkaç paragrafını aktarmak gerekiyor:

Buğdayın Sesi eğlenceli ve sürükleyici anlatımı ile okurunu sararken dayanışmaya, duyarlığa, sevgiye, arkadaşlığa, yaşama ilişkin duyguları fısıldıyor.

Makarna ve ekmeğin oluşumunun tarladan başlayan öyküsünü, iki buğdayın tutkulu arkadaşlıklarının eşliğinde öğreniyoruz. Köpeklerin sıkı dostluğu, leyleklerin göç yolundaki maceraları eğlenceli bir dille anlatılıyor.

Gençlerin küçük bir partiyle başlayıp hastanede sonlanan kaçamakları; engelli çocuğun başarısı; kimsesiz ve yaşlı Hatice teyzenin duygusal öyküsünde unutulmaya yüz tutmuş el sanatları; kamp yapan gencin gözünden anlatılan ilginç İstiklal Yolu öyküleri şaşırtıyor, meraklandırıyor, güldürüyor ve okurları düşünmeye yönlendiriyor.

……

Yazar, çocukluk ve ilk gençlik yıllarından beslenen öykülere hayal gücünü ve gözlemlerini katık edip okuru, sözcüklerle yeniden yaratılmış insan-doğa ilişkilerinin büyülü dünyasına sürüklüyor…”

Hedef kitle olarak ilk öğretim, orta dereceli okul öğrencilerinin seçildiği kitapta 14 öykü bulunuyor: 1. Gençler Kendinizi Bırakmak Yok, 2. Seni Bekliyorum, 3. Deniz ve Güneş, 4. Bütün Canlılar Sevgiden Anlar, 5. İnsanlık İçin Küçük Benim İçin Büyük Bir Buluş, 6. Sığınakta, 7. Karanlıkta Kahkahalar, 8. İstiklal Yolu, 9. İzlanda Güncelerim, 10. Leyla’nın Öyküsü, 11. Mavişehir’in İlk Gençleriydik, 12. Buğdayın Sesi, 13. Lak Lak’ın On İki Ayı, 14. Kurbağalama, Sırtüstü, Serbest, Kelebek.

Öykülerin çoğunda Kastamonu’dan, Bolu’dan izler görüyoruz. İstiklal Yolu, doğa-orman-hayvan sevgisi, el sanatları, yiyecek ve içecekler, çocuk oyunları, kültürel zenginlikler, engelli vatandaşların sorunlarıyla ilgilenme, eğitime spora önem verme, yardımlaşma, hoşgörü öykülerde ele alınan konulardan sadece bir kısmı.

Konular, işleme tekniği, yalın dil, akıcı üslup konusunda söylenecek söz yok. Sadece bir Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak dil zenginliğinin artırılması gerektiğini söylemeliyiz. Az kullanılmış atasözü ve deyimler, Y, Z kuşaklarının güzel bulduğumuz bazı sözleri öykülere girerse mutluluğumuz daha da artacaktır. Unutmayalım ki, Yaşar Kemal, Shakespeare, Ali Şir Nevâî eserlerinde kullandıkları kelime ve söz takımlarının sayısının fazlalığıyla diğer yazarların önüne geçmişlerdir. Bu eleştiriyi niçin yapıyoruz? Biz Mine Özgür Akçakoca’nın sadece Kastamonu ve Bolu’nun değil, Türkiye’nin yazarı olmasını istiyoruz… Yeteneğinin farkındayız. “Şu aferin, ne bitmez tükenmez hazinedir.” deyip gereksiz övgülerin peşinde değiliz… Öykülerinizin baharatını artırarak yazmayı sürdürmelisiniz Sayın Özgür… Çocuklar ve gençler sizin gibi yazarlara muhtaç…

 

 

NAİL TAN