ÇALILARIN ARDINDAKİ

ZEKİ GÜRDAL KARAOĞLU [email protected]

Rüya mı görüyordum. Hayal meyal seçebiliyordum görüntüleri. Bir ses geliyordu arkasından. Duymak istiyor muydum? Bilmiyorum. Ama bir şey oluyor bana. Gözlerimi kapatırken değiştiğimi hissediyorum. Uykum her zamanki gibi değildi artık.

Uyanmam için pencereden düşmem gerekti. Bir şekilde ayaktaydım. “Güzel bir yerdeyim.” diyordum kendime. Neden sonra biraz dikkatli bakmaya başladığımda, çevremdeki ahenkte bir eksiklik, yanlış bir şeyler olduğunu hissettiren, bir boşluk görüyordum. Yalnız değildim belki, birileri vardı yakınımda,  ama bu boşluk önemli bir şey anlatıyordu sanki. Onların benim gibi olmadığını söylüyordu bana. Korkuyordum, hem de boşluktan dışarı adım atmam gerektiğini bile bile. Cesur olmak için zamana ihtiyacım vardı. Yoksa yine yanılıyor muydum? Basitçe korkaklık mı ediyordum?

İhtiyacım olan zaman geçmiş olacak ki, gördüğüm o delikten geçmiş, dışarıda buldum kendimi. İstesem de geri dönemezdim artık. Boşluk kapandığından değil, geride kalan anlamsızlaştığından. Sanki hiç var olmamıştı bir an önce durduğum yer. Bir his devam etmemi söylüyordu. Onu dinledim. Ona güvenmem gerektiğini şimdi kavrıyordum.

Ne var ki karşımda koskocaman bir duvar buldum. Üst üste yığılı tuğlalar öyle aşılmaz görünüyordu ki… Nedense umursamadım. “Bu sefer değil!”. Ona baktıkça anlamaya başladım. Beni nasıl sardığını, nasıl beni sıkıştırdığını kavrıyordum. O boşluktan geçerken arkamda bıraktıklarım, bu duvarı kendimden gizlemek için hayal ettiklerimden başka bir şey değildi. Renkler, yaşam, görüşümü perdeleyen yemyeşil çalılar…Belki de bu yüzden duvardan geçmem o anda oluverdi. Anlıyordum. Puff…

Öbür taraftaydım. Geriye baktığımda üzerinde uyuduğum pencereyi görebiliyordum. Ama duvar oradaydı. Ve o an fark ettim. Kendi gerçeklerimi delip geçiyordum. O his. Tekrar içimde kabardı. İnan ne olduğunu bile düşünmedim. Sadece kabul ettim.

Artık duramazdım. Karşımda umut dolu bir hayat vardı. Yine de zaman geçiyordu. Koşmalıydım.  Bu sefer önümde hafifçe aralanmış bir kapı vardı. “Belki benim gibilerin olduğu bir diyara açılıyordur, belki de çıkmaz bir yoldur.”. Denemeden bilemezsin değil mi?

Hiçbir şey kolay değil. Kendi yaratımımın farkına varmam, gördüklerime değil de, hissettiğim şeye inanmam, sınırlarımı umursamadan onların ötesine atlamam da kolay değildi. “Yine de bu daha farklı. Ben değilim bunları var eden. Düşüp uyanabileceğim bir pencerede yatmıyorum artık.” Yaratılmışın içinde bir unsurdum.

Burada işler daha farklı yürüyordu. Düşünmek, çalışmak ve daha fazla çalışmak gerekiyordu. Bir süre sonra gözüm bir pencereye takıldı. Boşluk oradaydı. Bu sefer anlamı bozmuyordu. Sadece vardı işte. Gitmeliydim. Bu sefer geri dönmek pahasına çıkmalıydım oradan. O his tüm bu zaman boyunca kaybolmamıştı. Yine de çalışmaya devam ettim, zaman aldığını bile bile. Orada durakladım. Biliyorum belki çok zaman aldı, ama hazır hissetmeden kim hareket etmek ister ki?

Bu sefer düşmedim. Kendim atladım pencereden. Ayaklarımın üzerinde duruyor, kendimi daha anlamlı hissediyordum. Şimdiye kadar yaşadıklarım olmaları gereken yedelerdi. Yani gerimde. Sınır yok, sıkışma yok, tabi kaybedecek zamanım da yoktu artık. Nereye yetişmem gerektiğimi bilmesem de, acelem vardı. İşte o anda çiti gördüm karşımda. Nedense hiç yabancı gelmiyordu. “Bir yeri hatırlatıyor. Rengi, görünüşü, yüksekliği farklı olsa da bu çitle daha önce karşılaşmıştım. Etrafında o tanıdık yabancılar var. Bu ola bilir mi? Onu geçmeyi başaramazsam asla bilemeyeceğim. İşte bu yüzden şansımı denemeliyim.” Etrafta cesaret verecek kimse yoksa kendi kendine telkinde bulunmak o kadar da delice olmasa gerek.

Farklı, yine de aynı olan bir yer görüyordum şimdi. Çitler, pencere, kapı, duvar, çalılar ve uyandığım o yer. “Ne anlama geliyor bu?”

Biraz dikkat ettiğimde kavrıyorum gerçeği. Bu yüzden camın önünde seni uyurken gördüğümde şaşırmıyorum. Sen de benim gibi mutlu olacağın diyarın hayalini çağırıyorsun. Korkularımı paylaşıyorsun. Şimdi yanına geliyorum. Çalılar büyüyüp de, çitleri örtmeden ve şimdi çit olan kalın bir duvara dönüşmeden önce seni uyandırmalıyım. Yalnız hissetmiyorum kendimi, yanına varamamış olsam bile. Seni görmem yetiyor belli ki. O tanıdık yabancılar gözlerini dikmiş bakıyorlar bana. Orada işim olmadığını düşünüyor pek çoğu. Yine de engelleyemezler beni. Engellememeliler.

Şimdi yanındayım. Gözlerini dikmiş bakıyorsun bana. O an anlıyorum. Uzun zaman önce seni görmüş olabilirim. İllüzyonun içinde, diğerlerinin yanındaydın. Ama fark edemedim. Beni saran çalıları büyüttüğüm, duvarımı güçlendirdiğim rüyama geri döndüm. Hatalıydım, hazırda değildim belli ki. Hangisi daha ağır basıyor bilmiyorum. Sen de uyumak isteye bilirsin. Yokmuşum, ya da diğerleri gibiymişim gibi davrana bilirsin. Bunun olmasını hiç istemiyorum. Artık farkındayım. Geç olmadan sana da anlatabilirim yaşadıklarımı. Onun için “Lütfen uyan! Uyanmalısın. Uyan hadi…”. Zamana mal olmuş olsa da geç değil. Onu bulabiliriz. Tek yapman gereken uyanmak…

Birlikte hayal edelim, bu sefer kendimizi kandırmak için değil, zamanın ötesinde olacakları görmek için. Bak ne kadar mutluyuz. Ve mutlu kalacağız.

Yoksa uyandın ve beni mi dinliyorsun???

ZEKİ GÜRDAL KARAOĞLU