Dilimiz, kültürümüz nereye gidiyor?

Kültür, milletlerin varlık sebebidir. Örf, âdet, gelenek ve görenekten tutun yemeklere, giyim kuşamlara varıncaya değin insan yaşayışını ilgilendiren neler varsa hepsi kültürü meydana getirir. Biz çoğu kez bilgi ile kültür sözcüklerini aynı anlamda aynı anlamda kullanıyoruz ve yanlış yapıyoruz.

Kültürün esas omurgasını dil oluşturur. Bu nedenle dil, kültürün gelecek kuşaklara aktarılmasında en önemli unsurdur. Dil olmadığı zaman millî varlıktan söz edilemez. Çeşitli sebeplerle dilini unutan insanlar millî kimliklerinden uzaklaşır. Bir başka ifade ile hangi ülkenin dilini konuşuyorsa oranın kültürünü yaşar. Dil, ulusların varlık sebebidir; dilini kaybedenler tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardır.

Dil konusunda Başbakanlık bir genelge yayımladı. “Dilimiz kimliğimizdir” düşüncesinden hareketle “2017 Türk Dili Yılı” ilan edildi. Genelgede vurgulandığı gibi, amaç Türkçe’nin doğru, kurallara uygun, açık, anlaşılır ve temiz bir şekilde kullanılması, bu konuda toplumsal bilincin, artması. Ayrıca basından izlediğim kadarıyla Sayın Cumhurbaşkanımız, statlara moda halinde isim olarak verilen “arena“ sözünü de tenkit ediyor. “Bir özentidir gidiyor. Kendi dilimizin zenginlikleri varken, bu özentilerle adeta, biraz ağır olacak ama hayvanların yarıştırıldığı malum Avrupa’daki arenaları kalkıp spor salonunda isim olarak kullanmak pek de kibar değil, şık değil.” diyor. Öyle anlaşılıyor ki, dilimiz konusunda devletin üst makamlarında bir hareket var. Umarım güzel sonuçlara ulaşırız.

Tarihe dönüp baktığımızda, bugün olduğu gibi geçmişte de dilimizin korunması için gerekli hassasiyeti göstermediğimizi anlıyoruz. Orta Asya’dan batıya gelirken Orta Doğu coğrafyasında Fars ve Arap kültürleriyle karşılaştık. Doğal olarak onların dillerinden kelimeler Türkçe’ye girdi. Bugün yüzlerce kelime var Arapça, Farsça kökenli. Hatta gramer yapımızda bile etkileri hâlâ görülüyor. Koskoca Selçuklu İmparatorluğu’nun resmî dili Farsça idi. Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde de bu sakat uygulama devam etti. Nihayet Karamanoğlu Mehmet Bey bundan çok rahatsızlık duymuş ki 1277’de ünlü fermanını yayımlayarak Türkçe kullanma mecburiyetini getirdi. Çok şükür ki Osmanlı Devleti’ni kuranlar bu hataya düşmediler ve devletin resmî dili Türkçe olarak günümüze kadar geldi.

Geçmişte Arapça ve Farsça dillerinden alınan kelimelerin bir kısmı unutulup giderken bazıları da dilimize yerleşti. Biz, onlara Türkçeleşmiş kelimeler diyoruz. Bildiğiniz gibi son iki asırda Avrupa ile ilişkilerimiz başladı; bilim ve teknoloji sahasında önemli gelişmeler meydana geldi. Bunun sonucunda bu defa Batı kökenli kelimeler dilimize girdi.

Sözcük girişlerinin çeşitli nedenleri olabilir ama her kelime elini, kolunu sallayarak dile yerleşmemeli. Mümkün olduğu kadar Türkçe karşılıkları bulunmalı. Aksi halde dilimiz yabancı kelimelerin istilası altında kalır.

Cumhuriyeti kuran kadro, başta Atatürk olmak üzere bu konulara özen gösterdiler. 1931’de önce Türk Dil Kurumu, ardından Türk Tarih Kurumu gibi iki önemli birim kuruldu. Bununla da yetinilmedi, 1934’de Ankara’da, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi(DTCF) açıldı. DTCF kurulurken “dil” söz sözcüğünün ilk başta kullanılması tesadüfi değildir. DTCF yerine TDCF veya CTDF denemez miydi? Kelime dizilişlerinin bir anlamı vardır; çünkü dil her şeyin başında gelir.

Yıllardan beri özellikle iş yerlerine yabancı adlar konuyor, adeta salgın bir hastalık. Belediyeler maalesef seyirci. Ama bunu sadece belediyelerin üzerine atmayalım. Bizim memlekette Kültür Bakanlığı var ama turizmin kuyruğuna takılmış vagon gibi gidiyor. Bu işlerle ilgilenmesi gerekmiyor mu? Sanayi ve ticaret işlerinden sorumlu bakanlıklar sorumlu değil mi? Ya Milli Eğitim Bakanlığı? Başbakanlık genelgesinde sorumlu kurumların adları da geçiyor. Bu eleştirileri yaparken bugünkü yönetimleri eleştirdiğim gibi bir kanaat oluşmasın; bu uygulamalar yıllardır sürüyor. Genelgeye bakarsak devlet de kendisinden yakınıyor. Haklarını teslim edelim bazı belediyelerin olumlu çalışmaları görülse de ortada sonuç yok. Zira bu işler devlet politikası haline gelmedikçe belediyeler asla bir çare olamaz.

Batı da rastlanıyor ama bizim spor kulüpleri şu “arena” sözüne niye bu kadar itibar ediyor acaba? Arena, Roma İmparatorluğu zamanında oluşturulan kapalı bir saha. İçinde adamlar dövüşüyor; ölüyor, öldürüyor veya aslanlara parçalattırıyor. İşin içinde sadizm, ölüm ve kan var. Bunun neresine özeniliyor? İnşaallah Sayın Cumhurbaşkanımızın uyarıları ile Başbakanlığın genelgesi amacına ulaşır; bekleyip görelim. Ancak geçmişte de çok genelgeler yayımlandı ama imam yine bildiğini okudu.

Uzaklara gitmeyelim; bu savrulmadan, yozlaşmadan Kastamonu da nasibini almaya başladı. İş yerlerinin adlarında yabancılaşma var. Türkçe sözcükler İngilizce’ye benzetiliyor. Farsça kurallara göre yapılan tamlamalarla yeni isimler görüyoruz. Bunların hepsi de iyi niyetlerin ürünü, bunda asla şüphe yok. Mutemelen Türkçe gramer kurallarına uyup uymadığı pek bilinmiyor.

Her dilin kendi özgü gramer kuralı var. Türkçe dünyanın en eski dillerinin başında geliyor. Grameri bir yana, Türkçe kelimelerin yapısı da ilginç; okunduğu gibi yazılıyor veya yazıldığı gibi okunuyor; tam bir bilgisayar dili. Batı dillerine bakınız; yazılışları ile okunuşları farklı değil mi?

Yaz geldi, özellikle gençler, adına “tişört” denen yeni giysilerle dolaşmaya başladılar. Önünde, arkasında yabancı dilde yazılmış adlar var. Bunun ne anlama geldiğini biliyorlar mı acaba? Markalı giyim de ayrı bir moda, hastalık. Baka baka gözümüz, beynimiz alışkanlık sağlıyor, hiç hoş değil. Bir gün gelecek, adlarımız da değişmeye başlarsa şaşırmayalım. Önce stat isimlerinden, sonra da iş yerlerinden başlayalım, adların Türkçeleşmesine.

Ramazan geldi, mübarek olsun, üç gündür oruçluyuz. Ülkemize ve bütün İslâm Âlemine huzur, barış getirsin, hayırlara vesile olsun.

MUSTAFA ESKİ