“Doğduğu, büyüdüğü yeri anlamayan evreni anlayamaz…”

Şimdiki afili adına bakmayın.
İletişim Fakültesi’ni filan boş verin…
Ankara Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulu’ydu.
Sahiden okuldu.
Bir ekoldü.
Tarih, 8 Nisan 1983…
Bilgiye aç, tıfıl bir üniversite öğrencisiyim…
Okulumuzun uygulama gazetesi Görünüm için Rıfat Ilgaz’la konuşuyoruz…
Sarı Yazma…
Cide…
Yerel-evrensel ilişkisi derken…
Şunları söylüyor:

“Açıkça söylemek gerek; doğduğu, büyüdüğü yeri anlamayan evreni anlayamaz. Anlamı şudur bunun, ne kadar yerel olursak o kadar evrensel olabiliriz. Kendimizi anlamadan başkalarını anlayabilmemizin olanağı yoktur, olamaz da.”

•••

Bu sözler, o andan itibaren hayatımın en önemli ilkelerinden birine dönüştü.
İnsanlığın küresel sorunlarını anlamaya çalışırken de…
Ülkemizin yaşadığı sıkıntılara yoğunlaşırken de…
Hâlâ önce Küre’ye…
Kastamonu’ya…
Bu topraklarda yaşadıklarımıza odaklanıyorum…
Önce kendimizi…
Önce kentimizi anlamaya çalışıyorum.

•••

Evet, dünya büyük bir hızla değişiyor…
Ezberlerimiz birer birer bozuluyor…
Teknolojik değişim ve gelişim baş döndürüyor…
Hepimiz etkilerini doğrudan ya da dolaylı olarak hissediyoruz…
Hiç kuşkunuz olmasın, önümüzdeki yıllarda çok daha ağır bir biçimde hissedeceğiz.
“Paşa gönlümüz istiyor” diye yaşananları görmezden gelemeyiz.

Realite bu.
Hem dünden gelen… Hem bugün ortaya çıkan… Hem de yarın karşımıza çıkması muhtemel sorunlarımızla baş edebilmek için sürecin işleyiş mantığını kavramak zorundayız.

•••

Sonuçlarına bizzat maruz kaldığımız olumsuzlukların çözümünün büyük ölçüde ellerimizde olduğunu yeniden hatırlamalıyız.
Kimse, “kara kaşımızın kara gözümüzün hatırı için” imdadımıza koşup dikensiz gül bahçesi yaratmayacak.
“Çaresizsiniz…” diyenler haklı!
Evet… Çare biziz!
Kendimize güveneceğiz.
Bahane değil çözüm üreteceğiz.
İnceleyeceğiz, araştıracağız, soruşturacağız…
Anlayacağız ve makûs talihimizi değiştireceğiz.

•••

Meselâ, teşvikten başlayalım…
15 Haziran 2012 yılında değiştirilirken esamimiz okunmadıysa…
Dört bölgeli sistemde 4. Bölge’de yer alırken, altı bölgeli sisteme geçilirken yine 4. Bölge’de bırakılışımıza “seyirci kaldıysak…”

Küre’de…
Yer altı zenginliğimizi, ilimiz yararına daha fazla yatırıma ve daha fazla istihdama dönüştürmek mümkünken göz göre göre Mardin Mazıdağı’na “kaptırdıysak…”

Ballıdağ’da…
Sağlıklı bir dönüşüm planı yapılmaksızın tesisin kapısına kilit vurulmasına ilgisiz davrandıysak…

Taşköprü SEKA’da…
Tesisin âtıl kalışına son verecek bir B planını il olarak ortaya çıkaramadıysak…

Turizmde…
Öne çıkan illerin çoğundan daha zengin bir çeşitliliğimiz varken kıymetini yakın zamanlara kadar idrak edemediysek…

Denizde…
“Karadeniz’in en uzun sahili bizim” diye övündüğümüz halde nimetlerine sırt çevirdiysek…

Pirinçte…
Burnumuzun dibindeki Osmancık, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi ve Edirne Tarımsal Araştırma Enstitüsü’nün yardımını alarak “Osmancık 97” adıyla verimli bir pirinç türü elde edip pazar payını hızla yükseltirken, Tosya’nın günden güne eriyişine çare bulamadıysak…

Sarımsakta…
Çin sarımsağıyla uğraşarak zaman kaybetmek yerine, beyaz altınımızı katma değeri yüksek ürünlerle taçlandıramadıysak…

Kendirde…
Geçmişteki “başkent” unvanımızı geleceğe taşıyabilmek için bir an önce atmamız gereken adımları atmakta geciktiysek…

Üniversitemizi…
“Kılcal damarlarımız”a nüfuz edebilecek bir ekonomik ve sosyal verimlilikle bugüne dek Kastamonu’yla bütünleştiremediysek…

Teknokentimizi…
Sona kalan illerden biri olmak yerine yıllar önce faaliyete geçirip etkin bir biçimde çalıştıramadıysak…

Ham madde tedarikçiliğinden bir türlü kurtulamadıysak…
Ve en önemlisi…
Kastamonu adına hepimizi sarıp sarmalayan, kucaklayan bir hassasiyetle yüreklerimizi ısıtıp ortak bir iletişim dili oluşturamadıysak…
Lâfı eğip bükmeden söyleyelim:
Sorumlusu biziz.
Hocam’ı rahmetle anıyorum… Demek ki, doğduğumuz, büyüdüğümüz yeri hiç anlayamamışız!

•••

Hâlimiz böyleyken…
Sürekli yüksek perdeden…
Ve dünyanın bütün sorunlarına vâkıfmışız edasıyla konuşmamıza gerek yok…
Halep oradaysa arşın burada.
Aş derdini, iş derdini çözmüş…
Göçü tersine çevirmiş…
Müreffeh bir Kastamonu için…
Sanırım buradan “yol”a çıkmamız gerekiyor…
İyi “yolculuk”lar…

 

Mehmet Yücel