Dünya nereye gidiyor?

İlk çağlardan beri, her filozof bu soruyu sormuş. Dünya nasıl yaratıldı, sonu nereye varacak? Herkes farklı cevap vermiş. Kim doğruyu buldu derseniz, orası biraz karışık; zira herkesin doğrusu kendine göre. Ancak insan oğlu mutlak gerçeği ve doğruyu aramaya devam ediyor.

Bana sorarsanız dünyanın bir yerlere gittiği filan yok, yerinde duruyor. Milyarlarca yıldan beri, evren denilen uçsuz, bucaksız boşlukta sürekli dönüyor.Evrendeki yerimiz fındık kadar mı, yoksa portakal kadar mı bilemem. Astronomiyle uğraşanlar belki bir cevap verebilir. Benim bildiğim, dünya kendi etrafında dönerken, güneşin etrafında da dönen bir cisim veya varlık. Eyaletler gibi bazı uydular da dünyaya bağlanmış,  bizimle birlikte hareket ediyor.

Dünya nereye gidiyor dediğimiz zaman, bunun bir sonu elbette var; adına ister kıyamet deyin, ister başka bir şey. Sonsuzluk denen kavram kime ve neye göre belirleniyor? Bunlara kafa yoracağız ama sonunda alacağımız mesafe bir arpa boyu bile olmayacak. En iyisi mi bunu geçelim, daha doğrusu çağımızın filozoflarına bırakalım.Şair Ziya Paşa demiş ki:

“İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.”

Dünya nereye gidiyor derken, insanlığı bekleyen tehlikeler üzerinde durmak istiyorum. Çünkü bunların neredeyse tamamı insan eliyle üretiliyor. Bir anlamda kendi sonumuzu hazırlıyoruz. Bu kaçasırda olur, elbette kestirmek çok zor; ancak dünyanın iyiye gitmediği de bir gerçek.

İnsanlığı ilgilendiren ortak konuların başında çevre kirliliği, açlık, susuzluk, işsizlik ve nüfus artışı geliyor. Bu tehlikelerin hepsi çoktan beridirkapıyı çaldı ama biz sorunları ötelemeyi yeğliyoruz.

Atmosferin kirliliği, buna bağlıküresel ısınma, iklim değişikliğiçok tartışılıyor. Dünyamızın ısındığını, bunun da kuraklığa neden olduğunu herkes görüyor. Havada meydana gelen değişim toprağı da etkiliyor; fırtınalar kasırgaya, düzensiz yağmurlar sellere sebep oluyor.

Açlık konusu başlı başına bir sorun. Dünyanın kaynakları sınırlı. Üstelik bunlar çevre ve iklim şartları nedeniyle her geçen gün daralıyor. Susuzluk başlı başına bir tehlike.Kimyasal etkilerle toprağın niteliği bozuluyor. Erozyon ayrı bir dert.

Dünya nüfusu 1802 yılında bir milyar civarındaymış. Bugünkü rakam 7 milyar 800 milyon dolayında. Bazı araştırmalara göre, 2050’de 10 milyara, hatta daha fazlaya ulaşacağını söyleyenler var. En fazla artış Asya kıtasında, ikincisırada Afrika. Geri kalmış ülkelerdeki nüfus artış oranları, diğerlerine göre iki kat daha fazla. Bu rakamları şunun için yazdım; 2050 yılına gelindiğinde 10 milyar insana iş, aş, su bulmak zorundayız. Bugün için nüfus artışı dünya için en büyük tehlike. Dünyamız şu haliyle 10 milyar insanı besleyemez; hele bu yüzyılın sonune olacak?İşsizlik de artıyor. Otomasyon, robotlar, bilgisayarlar; kısaca adına teknoloji diyelim, her geçen gün insana olan ihtiyacı asgarî düzeye indiriyor.İş alanları hızla daralırken aksine nüfus artıyor. Nüfus baz alındığında, dünyada her şey ters orantılı gelişiyor. Çeşitli nedenlerle tarım alanları daralıyor, su kaynakları azalıyor, iş sahaları kısıtlanıyor veya kayboluyor ama nüfus artıyor. Bunlarıuzatmak mümkün ama nereye kadar?

Bugün açlık sınırının altında kalan insan sayısı bir milyar civarında. Her sekiz kişiden biri açlığa, ölüme mahkûm. Keza aynı şekilde bir milyar insan, nitelikli içme suyu sıkıntısı çekiyor. Bu konuda, uluslar arasıkurumların hazırladığı rakamlara internet ortamından rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

Yoksul nüfusun Asya, Afrika ve güney Amerika’da yoğunlaştığını herkes biliyor. Bugün itibariyle Avrupa’nın nüfusu az, buna karşılık refah seviyesi yüksek. Bu durum yoksul ülkelerden Avrupa’ya göçü hızlandıracaktır. Türkiye göç yolu üzerinde bulunduğu için önemli ölçüde etkileneceğiz. Bazı ülkeler, sınırlarımızı kapatırız, içeri sokmayız diyebilirler ama bu engellemeyi uzun süre yapamazlar.

Geri kalmış ülkelerin nüfusu çok fazla. İş, aş bulmakta zorlanıyorlar. Gelişmiş ülkeler bu tehlikenin farkında mı bilmem. Problem kaynağında çözülmeli. Dünya sadece varlıklı ülkelerden ibaret değil. Yoksul ülkelerde yatırım yapılmalı, iş alanları yaratılmalı. Bunun yanında nüfuslarını da makul düzeyde tutmaları için yardım edilmeli. Göç iyi bir şey değil.

Bütün bunların dışında bir başka tehlike daha var, sağlık. İnsanların çok büyük bir kısmı yeterli beslenemediği için sağlıksız kalıyor, hasta oluyor. Kalabalıklarda doğacak bulaşıcı bir hastalıkherkes için büyük tehlike demek. Tıp her hastalığın çaresini ne yazık ki bulamıyor. Günümüzün belası Corona buna bir örnek. Ülkemizi evrensel sorunlardan soyutlamak mümkün değil, biz de üzerimize düşenleri yapmalıyız.

İlk çağlarda, nereden gelip nereye gittiğimiz konusu tartışılırken filozof olmak daha mı kolaydı bilmem. Dünyanın kaotik ortamında,asıl şimdi, insanların sorunlarına çare bulmak gerekiyor. Felsefe biraz da bunlara kafa yorsun diyorum ama bizim de felsefeyle başımız pek hoş değil.

 

MUSTAFA ESKİ