GIDA DARBOĞAZI KARŞISINDA HÂLÂ KÖY ENSTİTÜSÜ DÜŞMANI MISINIZ?

Nüfus artışı, çarpık sanayileşme-kentleşme, hava kirliliği, iklim değişikliği, doğal afetlerle dünya çoktan gıda darboğazına girmişti… Koronavirüs salgını, yerel-bölgesel çatışmalar ve Rusya Federasyonu-Ukrayna arasındaki savaş gıda krizini yöneticilerin gözlerine sokmayı sağladı sadece. Gıda darboğazı şimdiden enflasyonu, fiyatları ikiye hatta üçe katladı. Krizi en çok hisseden ülkelerden biri Türkiye oldu. Çünkü, kendi nüfusuna yeterli, sağlıklı, ucuz gıda temin ediyormuş gibi “Biz misafirsever bir milletiz. Misafiri aç açıkta bırakmayız.” diyerek göçmenlere kucak açtıktan başka dünyadan “Açız, yardım edin.” çağrılarının hepsine de cevap vermeye çalıştı. Bu yardımlar, Türkiye’ye büyük itibar sağlayacak; Birleşmiş Milletler, AB gibi uluslararası kuruluşlardaki oylamalarda güç kazandıracak; Kıbrıs, PKK-FETÖ Terörü, Yunan Adaları, Doğu Akdeniz doğalgazının paylaşımı gibi uluslararası sorunların çözümünde elimizi güçlendirecekti. Amaca ulaşıldı mı veya iki hedef gerçekleşti mi? Bütün iyi niyetimizle evet demeyi ne kadar arzu ederdik. Biz daima Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milletinin güçlenmesini isteyenlerdeniz. “İktidar, zayıflayıp seçimi kaybetsin yeter.” gibi olumsuz bir tutum içinde olmadık hiçbir zaman…

1940’lı yıllar ve 50’li yılların başında Türkiye nüfusunun yaklaşık %75’i köylerde yaşıyordu. Devlet köye önce okul götürmeyi hedeflemişti. Köylünün, askere giden çocuklarının dışında çoğu okuryazar değildi. Tarım ve hayvancılık ilkel yöntemlerle yapılıyordu. Verim düşüktü. Köylerde üretilenler, hem kendilerini hem de şehirlerde yaşayanları besleyebiliyordu. 1936’da Eğitmen Kursları, 1939 yılında Köy Enstitüleri uygulaması başlatıldı. Amaç, köylü çocuklarından yetenekli olanları okutup eğitmen, öğretmen yapıp köylerine göndermek, onlar vasıtasıyla ilköğretimi yaygınlaştırmak, modern tarım ve hayvancılık yöntemlerinden bir bölümünü köylüye öğretmekti. Ayrıca, temel sağlık bilgileri de öğretmenlere kazandırılıyordu. Köylüyü yerinde eğitmek, tutmak, yetenekli çocukların üniversitelerde okumalarını sağlamak bu sayede mümkün olacaktı. 16 Köy Enstitüsü, Türkiye’nin bütün bölgelerine bu hizmeti götürecek şekilde açıldı. Köy Enstitüsülerinden mezun öğretmenler, enstitüde öğrendikleri inşaat, marangozluk, demircilik, terzilik  bilgileri dolayısıyla önce atandıkları köye ilkokul binası (imeceyle) yaptılar. Kendilerine devletçe tahsis edilen tarla, bahçede modern usullerle tarım ürünleri, hayvan yetiştirdiler. Beş sınıf öğrencisini bir derslikte okutup yarına hazırladılar. Kızların okutulmasını sağladılar. Yetenekli öğrencileri, ortaokul öğrenimi almaları için pansiyonlu, yatılı okullara yönlendirdiler. Her ailenin, bazı çocukları okudu şehirlere gitti ama bir bölümü de mutlaka ata ocağını tüttürdü. Daha bilinçli tarım ve hayvancılık yaptı. Pulluk, traktör ve bazı âletler, makinalar köylerde görülmeye başladı. Köylü çocuklarının okuması, vatandaşlık haklarını öğrenmesi özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da köy ağalarını rahatsız etti. 1950 Genel Seçimlerini kazanmayı büyük hedef hâline getiren DP, seçim propagandalarında; iktidara geldiklerinde “Komünist yetiştiren Köy Enstitülerini öncelikle kapatacağını” duyurdu. Vadetti. Halkevlerini de…

14 Mayıs 1950 Genel Seçimlerinden büyük bir zaferle çıkan DP, 1951’de önce Köy Enstitüleri eğitim programını değiştirdi, kız ve erkek köy enstitüleri kavramını getirdi, şehir çocuklarına %25 kontenjan ayrıldı. 1954 Şubat ayında da Köy Enstitülerini kapatıp İlköğretmen Okuluna dönüştürdü. Tarım dersleri azaltıldı. Marangozluk, demircilik, terzilik öğretimden kalktı. ABD yardımlarıylazeytinyağı, tereyağ unutturulmak istendi. ABD, Köy Enstitülerini karalayan propagandayı da destekliyordu tabii. ABD; süt tozu, sarı peynir, sarı yağ ve sözde gönüllü öğretmenlerle Türkiye’ye yayıldı. Ben 1953 Eylül ayında Göl Köy Enstitüsünde orta öğretime başladım. Beş ay kadar Köy Enstitüsünde okudum. Sinema binası inşaatında çalıştım. Çapalama, sulama, hayvanları sağma, kaşağı ile tüylerini temizleme gibi çeşitli işlerde görev aldım. Hatta meyveleri aşılama, budamayı öğrendim. İlköğretmen Okulu olunca dersliklerde ders alıp altı yılda (Köy Enstitülerinde beş) İlkokul öğretmeni olduk. İlköğretmen Okulu döneminde, derslere giren öğretmenler genellikle Köy Enstitülerini kötülerlerdi. Göl Köy Enstitüsü planının, havadan bakıldığında orak çekiç şeklinde olduğu söyleniyordu. Bir ülkenin kalkınması için yol, baraj, fabrika yapılması gerektiği belirtiliyor, köylünün geri kaldığı, cahil olduğu vurgulanıyordu. Açılan fabrikalar, genellikle verimli tarım arazileri üzerinde kuruluyor, köyden şehire göç teşvik ediliyordu. DP, tabii iyi şeyler de yaptı…

1959 yılında Göl İlköğretmen Okulundan mezun olan yaklaşık 90 öğretmen, artık mecburi hizmetini köyde tamamlar tamamlamaz bir şehire yerleşmeyi düşünüyordu artık. Kısa zamanda nerdeyse her şehirde bir ilköğretmen okulu açıldı 60’lı, 70’li yıllarda. Artık şehir çocukları ilkokul öğretmeni oluyorlardı. O kadar çok öğretmen mezun oldu ki, ilkokul öğretmenleri önce Eğitim Enstitüsü, sonra da Eğitim Yüksek Okulu ve Eğitim Fakültesi mezunu durumuna geldiler. Eğitim Fakülteleri, işi çığrından çıkardı. Binlerce işsiz öğretmen yarattı. Köylerde ilkokul nerdeyse kalmadı. Taşımalı eğitime geçildi çoğu yerde. Artık ne köy ne de köylüyü düşünen ilkokul öğretmeni kalmamıştı. Tarım arazileri zaten, genellikle mahalle, büyükşehir ilçesi, hava limanı, OSM, OSB, yerleşke, kışlaya dönüşmüştü. Bölünmüş yollar, hızlı tren hatları da zorunlu olarak bir bölümünü götürmüştü. Hayvanların otlayacağı yaylalar turizme açılmıştı. Hayvanlar artık kapalı mekânlarda, yemle, otlamadan yetiştiriliyordu.

1980’li yılların başında hâlâ köylerde üretim yapan köylü %30’lardaydı. “Kendi kendine yeten, ürettiği tarım ve hayvancılık ürünleri sayesind ithal gıdaya ihtiyaç duymayan tek ülke” diye hâlâ övünebiliyorduk.

Ne olduysa 12 Eylül 1980’den sonra oldu. Terör olaylarının durmasıyla sanayileşme, kentleşme hızlandı. Verimli tarım arazileri fabrikalarla, mahallelerle doldu. Köylü, köyüne yol, su, elektrik, okul, cami hizmetleri gelmesine rağmen şehre aktı. Artık köyde rehberi kalmamıştı. 1960’lı yıllarda başlayan yurt dışı işçi alımı,ikinci, üçüncü kuşak işçilerle köy boşalmasını daha da hızlandırdı. PKK Terörü Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hayvancılığı bitirdi.

Biz Türk milliyetçilerine okurken, öğretmenlik yaparken Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerin solcu, hatta Komünist olduğu söylendi hep. Yeterli bilgimiz olmadığı için saf saf inanmıştık. Meğer asıl Türk milliyetçisi onlarmış. Bu gerçeği ancak 21. yüzyılda gıda darboğazıyla karşılaşınca anlayabildiğime çok üzülüyorum. Köy Enstitüleri benzeri bir öğretmen yetiştirme modeli öneren Osmanlı Milletvekili Araçlı İsmail Mahir Efendi’yi saygıyla anıyorum. Artık herkese rahatlıkla sorabiliyorum. Hâlâ Köy Enstitüsü düşmanı mısınız?

 

 

NAİL TAN