Gülsen Kırbaş’ın kaleminden Küba

28

Son yılların gerek dünyada, gerekse Türkiye’de giderek parlayan seyahat destinasyonu Küba, bizim de yıllardır en sevdiğimiz ve turlar düzenlediğimiz sıcak bir Karayip ülkesi. Bu yılki turumuzu 29 Ekim başlangıçlı planlamış olmamıza karşın, araya giren seçim nedeniyle erteleyerek Aralık başında gerçekleştirdik. İyi ki de öyle yapmışız, zira Türkiye Aralık ayında kara kışı yaşarken, biz bu sıcak ülkede yazlık kıyafetlerle dolaşıp bir de üstüne denize girdik!!
Artık tüm dünyayı “sen kazan-ben kepçe” misali gezmeye başlamış olan Türk turistlere hiç de yabancı olmayan bu ülkeyi, biraz daha yakından tanıyalım isterseniz.
Küba, Karayiplerin tam ortasında bir ada ülkesi. Kuzeyinde ve doğusunda Atlas Okyanusu (dolayısıyla Meksika körfezi), güneyinde Karayip denizi ve Güney Amerika var. En yakın kuzey komşusu ise, sadece 180 km mesafedeki ABD ve Miami. Tıpkı ülkemiz gibi, doğu-batı yönünde uzanan dar, uzun bir ada. Toplam yüzölçümü 111.000 km2 ve 3735 km deniz kıyısı var.
Ekvatora oldukça yakın, 21 derece kuzey enleminde bulunuyor ve bundan dolayı yıl boyu sıcak, yazları bol yağışlı subtropikal bir iklime sahip. Öyle ki bu ülkenin insanları soba denen şeyi bilmiyorlar ve yaz-kış ince yazlık kıyafetlerle, şort ve kolsuz tişörtle dolaşıyorlar, sahillerinde 12 ay denize giriliyor. Tabii bitki örtüsü ve yetişen ürünler de bu coğrafyayla uyumlu. Bizde olmayan pek çok tropikal meyve ve bitki yetişiyor. Örnekse, en başta ülkenin yüzyıllardır temel ihraç ürünü olan, İspanyol sömürgeciliğinin temel direğini oluşturan, ülkenin pek çok yerinde hala yoğun biçimde yetiştirilen şeker kamışı. Bunun dışında Küba’nın en önemli ihraç ürünlerinden birini oluşturan puronun hammaddesi tütün, çok sayıda tropik meyveler, muz, ananas, mango, Hindistan cevizi, mısır, vd. Gelin bu zenginliklere sahip ülkenin tarih boyunca geçirdiği evrelere kısaca bir göz atalım.

Tarih boyu sömürgecilerin cenneti bir ada

Küba’nın ilk sakinleri Güney Amerika’dan adaya gelen Guanahatabey ve Kiboni yerlileriymiş. Adaya daha sonra Antillerden gelerek yerleşen Taynolar, oldukça yüksek bir kültür oluşturmuşlar ve barış içinde yaşayıp gidiyorlarmış, ta ki Kristof Kolomb birinci yolculuğunda 1492 Ekiminde adayı keşfedene dek. Kolomb’un İspanyol toprağı ilan ettiği Küba’da ilk kalıcı sömürge yerleşimi 1511’de kurulmuş. Bu dönemde çoğunluğunu Taynoların oluşturduğu yerlilerin sayısı 80-100 bin dolayındaymış.
Ancak sömürgecilerin baskı ve sömürüsü, salgın hastalıklar, açlık ve göçler yerli nüfusu acımasızca yok etmiş ve onların yerini İspanya’dan gelen sömürgeciler ve onların soyu almış. 18. yy’ dan itibaren ise, hayvancılığın, tütün ve şekerkamışı üretiminin artırılması sonucu gereken işgücü için Afrika’dan çok sayıda köle getirilmesi, ada nüfusunda köklü bir değişim yaratmış. Şu anda da halkın % 11’ini oluşturan siyah ırktan insanlar adanın yerli halkı arasına karışmış, zamanla bunların beyaz ırkla karışmasıyla melez bir halk doğmuş, ki Mulatto denilen bu karışık ırk, aslında Küba’ya özgü en tipik ve en kalabalık yerli grubu oluşturuyor. (% 51)
19. yy’ın sonlarından itibaren İspanya’nın şeker üretimi ve ihracatı için gerekli işgücü, sermaye, makine, teknik beceri ve pazarları sağlamada yetersiz kalması Küba’yla olan siyasi ve iktisadi bağlarının giderek zayıflamasına yol açmış ve ortaya çıkan boşluğu yanı başındaki ABD doldurmuş. Bu ortamda ABD’li işadamları şeker üretiminde ve ticaretinde güç kazanmaya başlamışlar ve aynı anda da İspanyollara karşı özerklik talebiyle savaş başlatılmış. İki aşamalı olarak verilen bu savaş, 1895’de sürgündeki Kübalı şair ve gazeteci Jose Marti önderliğinde hız kazanmış ve ABD’nin de İspanyollara savaş açmasıyla adadaki İspanyol hakimiyeti sona ermiş ama bu sefrer de örtülü ABD sömürüsü başlamış. ABD, işbirlikçisi olan devlet başkanları ve hükümetler aracılığıyla adada dilediği gibi at oynatmış, öyle ki 20. yüzyıl boyunca, devrime kadar geçen süre içinde, adeta ABD’li şirketlerin, zenginlerin, mafya babalarının iktidar, keyif ve para kazanma alanı, kumar, fuhuş, mafya cenneti olmuş.

Havana’nın geçmişi ve bugünü
2,5 milyonluk nüfusuyla başkent Havana’nın tarihine ve kuruluşuna bakarsak, kent, öncelikle çok elverişli bir yerde kurulmuş bir liman, dar bir boğazla girilen derin bir körfez, bu doğal limanı oluşturuyor. Tabii İspanyolların bu konuma ilgisiz kalmaları düşünülemezdi. Havana tarih boyunca, İspanyol krallarının, Güney Amerika’daki sömürgelerinden Avrupa’ya taşıdıkları altın, gümüş, değerli taşlar, baharat ve daha nice değerli malı indirip bindirme, yani aktarma limanı olarak işlev görmüş. Ganimetler buradan daha büyük gemilerle İspanya’ya taşınmış yüzyıllar boyu. Bu nedenle de hep sömürge yönetim sınıfının, asillerin, tüccarların, zenginlerin mekanı olmuş. Sürekli imar edilmiş, güzelleştirilip süslenmiş. Gerçekten çok etkileyici bir mimari miras var Havana’da. Sonunda da 20. yüzyılın başında İspanyol sömürgeciliği sona erince, bu miras, cumhuriyet yönetimi altındaki Küba halkına kalmış. Ama devrime kadar geçen 60 yıl içinde, ABD ile çıkar ilişkisi içindeki iktidarlar, kenti ABD’nin arka bahçesindeki sefahat ve kumar yuvasına dönüştürmüşler. 1933’te ABD destekli bir darbeyle iktidara gelen Fulgencio Batista, en ünlü diktatör olarak uzun yıllar Küba yönetimine damgasını vurmuş. Bu dönem yoksul halkın daha da ezildiği bir dönem olmakla beraber, Amerikalı zenginler ve onların yerli işbirlikçileri daha da zenginleşmişler, kendilerine Havana’nın en güzel semtlerinde birbirinden güzel malikaneler, villalar, hatta saraylar yaptırmışlar. Lüks oteller, tiyatrolar, eğlence yerleri, kulüpler, güzel meydanlar, parklar bu dönemde ortaya çıkmış. 1920’li, 30’lu, 40’lı, 50’li yıllar böyle geçmiş. Deyim yerindeyse, vur patlasın, çal oynasın bir hayat sürmüş.. Tabii bunun karşısında da yoksul şehirli halk ve köylüler, sefaletin ta dibine batmış. Bu da devrimin şartlarını hazırlamış zaten. 1959’daki devrimden sonra hükümet, hem kentlerde, hem kırsalda bütün özel mülklere ve büyük arazilere el koymuş. Havana’daki mimari miras devletin eline geçmiş, evlere yoksul aileler yerleştirilmiş. Yabancı sömüren sınıfı ve onların yerli işbirlikçileri zaten ABD’ye kaçmış. Devrim hükümeti emin adımlarla sosyal reformlar yapmış, insanların yaşam şartlarını düzeltmeye başlamış, herkese insanca bir yaşam sunmuş ama, aynı şeyi binalar için hemen yapamamış. Bu, yavaş gelişen ve şimdilerde hayli hızlanmış görünen uzunca bir süreç olmuş. Havana’da gerçekten dudak uçuklatacak cinsten muhteşem, kaliteli, mimari özellikleri açısından çok özel ve sayıca inanılmaz kabarık bir bina stoku var. Bir Avrupa başkentinin en şık mahallesini düşünün, gider keyifle gezer, fotoğraflar ve hayran kalırsınız. İşte o mahallelerden düzinelercesi, o yapılardan yüzlercesi var Havana’da. Her biri ayrı bir dönemin görkemini, ihtişamını yansıtıyor. Bugün Havana’da tarihi kent gezisi yaparken, her ne kadar son 50 yılın ekonomik zorlukları sonucu hayli yıpranmış gözükse de, eskinin ihtişamını yansıtan meydanları, caddeleri, sarayları ve evleri görüp bu mimariye hayran kalıyor insan. Tabii son yıllarda bu mirası korumak için verilen çabaya, yapılan çalışmalara da… Ve bu konuda bir orkestra şefi maharetiyle her şeyi yöneten bir ismi özellikle zikretmeden geçmek olmaz.

Mimari mirasın korunması ve “Havana Tarih Ofisi”
Havana kentinde tarihi mirası koruma çalışmalarının temeli 1925 yılında atılmış. 1938’de ise, “Eski Havana Kent Tarihçileri Ofisi” otonom bir kurum olarak çalışmaya başlamış. Başındaki kişinin ünvanı da “Havana Kent Tarihçisi” olmuş. İşte bu geleneğin bugünkü temsilcisinin adı Eusebio Leal Spengler. Spengler şu anda 73 yaşında bir arkeolog/sanat tarihçisi ve kent tarihçisi. 1964’den beri Havana’nın kentsel korumasında ve restorasyonunda tek söz sahibi kurumun başındaki kişi ve en üst düzeydeki karar verici. Havana’nın tarihi kent merkezi 1982 yılında UNESCO kültür mirası listesine alınmış ve o an itibariyle köklü değişiklikler başlar ve kararlı adımlar atılmaya başlanmış. Leal Spengler, genç ekibiyle birlikte, bir yandan bakımsız haldeki tarihi mirası yeniden kazanmaya çalışırken, bir yandan da bu bölgede yaşayan yoksul halkı evlerinden etmeden, onları da projenin bir parçası haline getirerek, değişimin içine sokmayı başarıyor. Başında olduğu Ofis, tarihi Havana’daki tüm restorasyon ve koruma eylemlerinde tek yetkili kurum ve 1994’de çıkan bir yasayla ekonomik olarak tam bağımsızlığı var. Ofis kendi kurduğu “Habaguanex” adlı bağımsız turizm şirketi aracılığıyla, restore edilen yapıları ve adaları, turizme açabiliyor, özellikle yabancı yatırımcılarla ortaklıklar kurarak, onları Havana’da turizm yatırımlarına teşvik ediyor ve buradan elde ettiği gelirleri, yine tarihi merkezin restorasyonuna, iyileştirilmesine ve burada yaşayan yerli halkın refah ve yaşam seviyesini yükseltmeye harcıyor. Böylece bir sarmal şeklinde hem şehir kurtuluyor ve güzelleşiyor, hem de yerel halk kalkınıyor. Bu sayede son 15 yıl içinde, şehrin tarihi yapı stoklarının yarıya yakını yenilenmiş, 10.000’den fazla yeni iş yaratılmış (en çoğu inşaat işinde ve turizmde) ve kent merkezi capcanlı bir hale gelmiş ve turizm hızla gelişmiş. Örneğin biz bundan 5,5 sene öncesiyle karşılaştırdığımızda gözlerimize inanamadık. Havana bambaşka, pırıl pırıl ve 24 saat yaşayan bir kent olmuş. Ne diyelim, Allah Leal’e uzun ömürler versin. Havana’da yaratılan bu model, tüm tarihi kentlere örnek olabilir bence. Nitekim bu nedenle Çekül Vakfı, Tarihi Kentler Birliği ve Kadıköy Belediyesi, Leal’i 2007’de İstanbul’a davet etmişti ve kendisi de Havana modelini burada sunmuştu.

Küba’da gezilecek diğer yerler

Küba’yı gezmeye genellikle uluslararası uçuşların varış noktası olan Havana’dan başlanıyor. Klasik bir-iki tur rotası var. En çok yapılanı, ülkenin batı yarısını kapsayan ve Havana’dan başlayarak bir daire çizen, Havana-Cienfuegos, Trinidad, Santa Clara gibi önemli şehirleri gösteren ve en sonunda da 20 km uzunluğundaki ipek gibi kumsallarıyla ünlü Varadero sahillerinde 1-2 günlük dinlenme molasıyla sonlanan rota. Tabii bu rotayı her iki yönde de yapmak mümkün. Bir de ülkenin en doğu ucunda yer alan Santiago de Cuba şehri var ki, burası aslında devrimin başladığı, Fidel Castro ve arkadaşlarının, 1956’da küçük bir motoryatla Meksika’dan gelerek başlattığı gerilla hareketinin ilk başarıya ulaştığı, bundan dolayı da devrimle özdeşleşmiş olan bir kent. Ancak mesafe uzak olduğu için buraya ancak uçakla gidilebiliyor ve turun süresi uzuyor. Bu nedenle her tur bu kente uğramıyor. Batıda Cienfuegos, 19. yüzyıldan beri çok önemli bir sanayi merkezi ve liman, ayrıca çok güzel bir kolonyal mimariye sahip zarif bir kent. Trinidad İspanyolların ilk kurduğu şehirlerden biri ve şeker kamışı üretiminin ilk merkezlerinden. Bu kent sadece Küba’da değil, tüm Latin Amerika’da özgün kolonyal mimarisini muhafaza etmiş şehirlerin başında geliyor ve bu yüzden tüm tarihi kent merkezi, UNESCO dünya miras listesine alınmış. Santa Clara ise adı Che Guevara ile özdeşleşmiş bir başka devrim kenti. Batıda Che Guevara liderliğindeki devrimcilerin ilk eline geçen kent. Devrimin efsane lideri Che, 1958’in son günlerinde emrindeki bir avuç devrimciyle birlikte burada diktatör Batista’nın askerlerini taşıyan zırhlı treni raydan çıkarır ve cephane yüküyle birlikte ele geçirirler. Bu trenin müzeye dönüştürülmüş vagonlarını bugün de yerinde görmek mümkün. İnsan vagonların içini gezerken adeta devrimin silah seslerini duyuyor. Ve tabii tüm zamanların en büyük devrimci idolü olan Ernesto Che Guevara’nın anıt mezarı da bu şehirde. Devrimci arkadaşlarıyla birlikte yattığı mezarı sessizce ve saygı içinde ziyaret etmek gerekiyor.

Küba ekonomisinde değişim rüzgarları ve turizmden beklentiler

Biraz da ekonomiden bahsetmek yerinde olur, zira Küba’nın tamamen kendine has bir ekonomisi ve para sistemi var. Halkın kullandığı para birimi Küba pesosu. Devlet çalışanlara maaşlarını bu para biriminde ödüyor. Ama 2004’te çıkan bir ekonomi yasası uyarınca, ülkeye gelen yabancı turistlerin ve ülkede yatırım yapan yabancıların kullanması için CUC (Convertible Cuban Peso), yani “Çevrilebilir Küba Pesosu” adıyla yeni bir para birimi icat edilmiş. Bu para sisteminde 1 CUC, 1 Dolara ve şimdilerde bir Euro’ya tekabül ediyor. Bu parayı sadece yabancılar kullanabiliyor, yerliler de kullanabiliyor ama onların bu paraya erişmeleri biraz zor, çünkü devlet onlara diğer pesoyu ödüyor. Ama yerli halk, kendi para birimlerinde, devlete ait olan “Bodega” denen küçük bakkal dükkanlarından, çok ama çok ucuza temel gıda maddelerini alabiliyor. Et, süt, pirinç, şeker, ekmek, tuz, vs. gibi temel maddeleri, kuruşlar mertebesinde alabiliyorlar. Ama bunun için mutlaka devletin verdiği, bir zamanlar bizim ülkemizde de kullanılmış olan “karne”yi göstermeleri gerekiyor. Her ailenin bir karnesi var ve bu her alışverişte itinayla işleniyor. Evler genelde insanların kendilerine ait (devlet devrimden sonra çok düşük bedellerle ve çok uzun vadelerle borçlandırarak halkın büyük kısmını ev sahibi yapmış). Tüm sosyal hizmetler bedava ve herkes en kalitelisine ulaşabiliyor. Örneğin her aile çocuğunu okuduğu sürece okula gönderebiliyor, üniversite sonuna kadar tüm masrafları devlet karşılıyor. Sağlık hizmetleri hepten bedava ve üstelik Küba dünyada halk sağlığında en ileri ülke diyebiliriz rahatlıkla. Tüm dünyaya sağlık ürünleri, ilaç ve aşıları, teknik destek, ekipman, sağlık elemanları ihraç eden bir ülke. Tıpta inanılmaz ileriler. Örneğin Afrika’daki Ebola salgınının önlenmesinde fiilen sahada gönüllü görev yapan çok sayıda Küba’lı doktorun ve sağlık görevlisinin payı büyük. Bugün dünyanın her yerinden insanlar sağlık bulmak için Küba’ya sağlık turlarına katılıyorlar. Özellikle vitiligo ve sedef gibi hastalıklar için geliştirdikleri ilaçlar çok ünlü ve insanlar bunları almak için akın akın Küba’ya gidiyorlar. Tabii bu da turizme ciddi bir katkı sağlıyor. Biz de bize sipariş edilen bu ilaçları gidip lisanslı satılan hastane eczanesinden aldık. Bize bile pahalı gelmeyen bu ilaçlar halka kuruşla ifade edilen bedellere satılıyor.

Devrimden sonra önce tüm dünyada yalnızlığa itilen, ardından Domuzlar Körfezi hezimeti sonrası başlayan ABD ambargosuyla ekonomik olarak iyice daralan ve biraz da zorunlu olarak Sovyetler Birliği’ne yakınlaşan ve bu sayede ekonomik rahatlığa ve çok yönlü desteğe kavuşan Küba’nın, 90 sonrası Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla işi iyice zorlaşır. Burnunun ucundaki ABD hala “eski düşman ve ambargocu” dur. Eski Sovyet devletleri kendi dertlerine düşmüşlerdir, kendi yeni cumhuriyetlerini yapılandırma peşindedirler ve böylece Küba, maddi-manevi bir boşluğun ortasında kalır. 90’lı yıllar ve 2000’lerin başı zor geçer. Maddi sıkıntılar artar. Fidel Castro bu yıllarda, başından beri bebeği gibi büyüttüğü rejimin çökmemesi için çalışır, mücadele eder, ABD’nin baskılarına karşı ülkeyi ve rejimi ayakta tutar. Bu dönemde Çin’le ve yakın komşu olan ve 21. yüzyılda sol ve sosyalist iktidarla yönetilen Venezüella gibi Güney Amerika ülkeleriyle yakınlaşılır. Küba’nın kendi petrol kaynakları olmasına rağmen, yetersiz kaldığı için enerjiye ihtiyacı var, bunun da büyük kısmını Venezüella’dan karşılıyor. Bu dönemde turizm de hızır gibi imdada yetişir.

Dünyada seyahat trendleri de çığ gibi büyüyünce, seyahatseverlere yeni kapılar açmak gereği doğar ve 2000’lerden itibaren Küba “keşfedilmeye” başlar. Ülkenin, son 10 yılda istikrarla artan bir turizmi var. Tabii ki rakam boyutunda henüz düşük, yıllık yaklaşık 2,5-3 milyon turist alıyor. Ama bu bile 15 yıl öncesiyle karşılaştırıldığında büyük rakam ve nitekim etkisi her yerde hissediliyor. Şimdilik en çok turist, Kanada’dan, İspanya’dan, Latin Amerika ülkelerinden geliyor, daha sonra ise sırayı, İngiliz, Fransız, Alman, Türk, ve diğer Avrupalılar alıyor. Amerikalılar çok yeni gelmeye başlamışlar. Direkt uçuşlar henüz başlamadığı için, ya Meksika, ya da Kanada üzerinden geliyorlar. Şu an için ülkeye girişlerinde bir sorun yok, sınırda vize alabiliyorlar. Hele geçtiğimiz aylarda ABD Havana’da büyükelçilik açtıktan sonra, karşılıklı tolerans ve ilgi giderek artmakta. Söylenen o ki, yüzbinlerce Amerikalı Küba’yı istila etmek için sırada bekliyormuş. Biraz ürkütücü olmakla beraber, ekonomik beklentilerle Kübalılar heyecanlı. Tabii bu kadar hızlı bir dışa açılmanın, yozlaşmayı beraberinde getireceğini düşünenler var. Kübalılar o kadar küçük bir bütçeyle yaşamlarını sürdürüyorlar ki, gerçekten turistlerin yaptığı harcamalar, onların hayatlarını ciddi olarak etkiliyor. Özellikle gençlerin bu “refah”tan etkilenmemeleri çok zor. Nitekim birkaç yıl önceki son gidişimize göre bu sefer, çok daha fazla sayıda cep telefonu, hatta iphone ve android kullanan insan, çok daha fazla özel araba sahibi olan insan görüp şaşırdık. Hükümetin, kontrollü olarak ekonomide “özel sektöre” ve kişisel zenginleşmeye kapı aralaması, bazılarının diğerlerinden farklı olarak mülk edinmeye başlamasına yol açmış görünüyor. Bu, Fidel Castro’nun, devletin yönetimini emanet ettiği kardeşi Raoul Castro’nun kontrollü bir şekilde rejimi gevşetme politikasının bir sonucu. 2009’da hükümet, küçük girişimcilere serbest girişim ve iş kurma hakkı tanıyan bir düzenleme yapmış. Bu küçük girişimciler, fazla sermaye gerektirmeyen ve kendi emekleriyle ortaya çıkardıkları ürünlerini küçük dükkanlarında, sokaklardaki standlarda ve pazarlarda ya da her şehirde bulunan sayısız resim galerilerinde sergileyen sanatçılar, ressamlar, birbirinden güzel el işleri üreten zanaatlarlar. Resim sanatı Küba’da çok önemli. Her yerde galeriler var ve iyi resimler ciddi rakamlara (yüzlerce, hatta binlerce Euro) alıcı bulabiliyor ve bunların ülkeden çıkartılması izne tabi. Resim alırken mutlaka galeriden sertifika almanız gerekiyor, aksi halde havaalanında resminize el konabilir. Sanat ürünleri dışında serbestçe satılabilen bir diğer ürün grubu, tarım ürünleri. Aslında Küba’da ekonomik durumu en iyi olan kesim çiftçiler desek yalan olmaz. Devlet devrimden sonra büyük toprak sahiplerinin arazilerini kamulaştırmış ve yoksul köylüye dağıtmış. Küçük araziler sahiplerinde kalmaya devam etmiş. Köylüler topraklarında dilediklerini ekip biçebiliyorlar, hayvan besleyebiliyorlar. Bunların bir kısmı devlete gidiyor, bir kısmını kendileri satıp parasını kullanabiliyorlar. Sadece bu gelirin vergisini devlete ödüyorlar. Hayvanlar da devlete ait, özellikle büyükbaş hayvanlar. Köylülerin bunları kesmesi yasak, devlet malı!! Ama sütünden yararlanabiliyorlar. Küçükbaş olarak en çok keçi var, onlara devlet karışmıyor, kesip yemek de satmak da serbest. Böylece köylüler, besledikleri hayvanların sütünden, küçükbaşların ve kümes hayvanlarının etinden ve yumurtasından yaralanabiliyor ve gayet iyi besleniyorlar, çocuklarını çok iyi besliyorlar. Ülke her daim sıcak ve pırıl pırıl güneşli. Her yer yemyeşil, ne ekseniz yetişiyor. Besin derdi yok. Üstelik ürünlerinin fazlasını şehirlerde satabiliyorlar. Bu nedenle ülkenin en şanslı küçük işletmecileri, çiftçiler.

Şehirlerde insanlar biraz daha dar bütçeyle yaşıyorlar. Ülkede devletin verdiği ortalama maaş 20 Dolara tekabül ediyor. İster inanın, ister inanmayın, insanlar bu maaşla gayet iyi geçiniyorlar ve oldukça sağlıklı bir hayat sürüyorlar. Toplumun en temel iki hakkı ve gereksinimi olan eğitim ve sağlık, devlet tarafından tam güvenceyle sağlanmış durumda. Ülkede bütün çocuklar okula gidiyor. Okuma yazma oranı % 97-98’lerde. Çocukların hepsi sağlıklı, yanaklarından kan damlıyor adeta. Tertemiz üniformalı, sağlıklı, melez-beyaz -siyah ırktan çocuklar, her gittiğimiz yerde neşe içinde okullarına gidip gelirken karşımıza çıktı. Hemen yanımıza gelip konuşmak istiyorlar. Çat pat İngilizce bir şeyler söyleyip bizimle iletişim kurmak istiyorlar. Bu gidişimde, İngilizcenin nasıl hızla yaygınlaştığına tanık oldum. Beş sene önce hemen hiç kimse konuşmazken, şimdi hemen her yere İngilizceyle işinizi görebiliyorsunuz. Turizmin hikmeti!! Üniversite sonuna kadar okuyan herkese devlet destek oluyor, tüm eğitim ücretsiz. Her eyalet merkezinde en az bir, Havana’da altı tane üniversite var. Özel üniversite yok. Ama devletin verdiği eğitim zaten çok iyi.
Sağlık deseniz, yukarıda bahsettiğim gibi çok ileri ve herkese bedava. Bu nedenle insanlar, çok küçük maaşlarla bile temel gereksinimlerini karşılayıp mutlu mesut yaşıyorlar. Bunun ötesi Kübalı’nın çok sevdiği ve onu hayatta en mutlu eden şey zaten: müzik ve dans….
Bu ikisi Küba’nın olmazsa olmazı. Latin müziğini seviyorsanız, hele de kendinizi müziğin ritmine bırakıp dansetmeye bayılıyorsanız, mutlaka gitmeniz gereken bir yer Küba.

Küba’da hayatın ritmi: müzik ve dans

Müzik ve dans konusunda Küba efsane bir ülke. Küba’da müzik yaşamın her alanında ve her anında mevcut, her yerde karşınıza çıkabilir, kulaklarınıza ve ruhunuza dolabilir. Sokaklarda, kumsalda, evlerde, karnavallarda, şehir meydanlarında rumba, mambo, ça-ça, salsa, bolero vb. danslar biteviye sergileniyor. Şehirde gezerken her köşede bir başka müzik grubu özgürce istediği yerde istediği sürece müzik icra ediyor, hiç kimse bunlara karışmıyor, “kalkın gidin buradan” demiyor, tam tersi hemen çevrelerini insanlar sarıyor ve tempo tutarak hemen dans etmeye başlıyorlar.

Küba’da ritmik müziğin ve o ünlü canlı danslarının kökeni Afrika. Tarım işlerinde çalıştırılmak için Afrika’dan getirilen köleler, kendi müziklerini ve danslarını getirmişler. Bunlara İspanyol etkileri eklenmiş. İspanyolların gitarı ve Akdeniz’in cıvıltılı tonları harmanlanmaya başlamış. Üstüne de Amerikalıların cazı eklenmiş ve zaman içinde yeni sesler, dünyanın en güzel, en zengin, en enerjik müziklerinden biri çıkmış ortaya.

 

Küba’da her şehirde bulunan Casa de la Trova’larda has Küba müziğini dinlemek mümkün. Trova’nın anlamı “balad”. Bu müzik evlerinde akşamları çevre halkı toplanıp müzik dinleyip gönlünce dans ediyor. Şimdilerde büyük kentlerdeki Casa de la Trova’lar, yoğun biçimde turistlerin de ilgisine mazhar oluyor. Akşam oldu mu be evler o kadar kalabalık oluyor ki, oturacak yer bulmak mümkün değil.

 Rom, puro ve son söz…

Küba’yı anlatırken, ülkenin alamet-i farikası olan iki üründen bahsetmemek olmaz. Bunlar adı Küba’yla özdeşleşmiş olan Rom ve puro. Rom, şeker kamışının şekerli özünün, çeşitli destilasyon süreçlerinden geçmesiyle elde edilen yüksek alkollü bir içki. Küba’nın milli içkisi; her yerde içiliyor ve çok seviliyor. Sek içilebildiği gibi, soda, ezilmiş nane ve şekerle karıştırılıp “Mojito” adıyla, kolayla karıştırılıp “Cuba Libre” (özgür Küba) adıyla veya ananas suyu ve Hindistan cevizi sütüyle karıştırılarak “Piña Colada” adıyla kokteyller şeklinde içiliyor. En ünlü rom markası ise Havana Club. Puro, Küba’ya özgü çok geniş ve ince tütün yapraklarının, belirli bir kurutma sürecinden geçirilerek, bazı yaprakların iç dolgusu, bazı yaprakların da üst örtü yaprağı olarak kullanılmasıyla itinayla sarılan bir tütün mamülü. Farklı boyları ve kaliteleri var. Fabrikaların çoğu Havana’da. “Havana purosu” buradan geliyor. Küba kendi özgün ürünü ve en önemli ihraç maddesi olan puro konusunda çok duyarlı, marka haklarını çok iyi koruyorlar ve büyük miktarların faturasız ülke dışına çıkarılması yasak. Puro, her yerde bulabileceğiniz en yaygın hediyelik ürün. Yalnız alırken fuara alabileceğiniz bir yerden almaya dikkat etmek gerekiyor.

Evet, Küba o kadar renkli ve keyifli bir dünya ki, onu anlatırken insan sözü bir türlü bağlayamıyor. Ancak yerimiz sınırlı. Son bir söz olarak şunu söylemek isterim: Küba her gittiğimde bende orada daha uzun süreler geçirme isteği uyandırıyor. Oradaki trafiğin azlığı, havanın temizliği, insanların rahatlığı ve dans ve müzik ekseninde dönen keyifli yaşam, bizim hayatımızdaki streslerden adeta arındırıyor insanı ve her şeyi unutturuveriyor. Eee benim en büyük merakım olan ve restore edilmeyi bekleyen binlerce muhteşem tarihi bina da varken, acaba diyorum, bir konak da Havana’da alıp, restore etsem ve butik otel yapsam, nasıl olur !!!

Gülsen Kırbaş
NOVITAS TURİZM

PAYLAŞ
Kastamonu Gazetesi yazı işleri müdürü kontrolünde, haber servisi tarafından haber girişi yapılmaktadır.