Gürdeniz’den günümüze ışık tutuan tarih dersi

Eğitim-İş Kastamonu Şubesi’nce Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz konuşmacı olarak katıldığı “Çanakkale Deniz savaşı neden yaşandı ve ne yaşandı?” konulu konferansa Şerife Bacı Öğretmenevi Salonu’nda yapıldı.

Açılış konuşmasını yapan Eğitim-İş Kastamonu Şubesi Başkanı Ahmet Tevfik Bal, “Eğitim-İş Kastamonu Şubemizce Çanakkale Savaşları’nın 103. yılı anısına konferans düzenledik. Bugünde”Çanakkale Deniz savaşı neden yaşandı ve ne yaşandı” konulu konferansımıza Emekli Tümamiral cem Gürdeniz’de konuşmacı olarak katıldı. Amiralimize ve tüm katılımcılarımıza da sendikamız adına teşekkür ediyorum” dedi. .

Programa eski CHP İl Başkanı Muzaffer Bıyıklı, Atatürkçü Düşünce Derneği Kastamonu Şube Başkanı İbrahim Tozan, Eğitim-Sen Kastamonu Şube Başkanı Fikret Tufanyazıcı, Vatan Partisi İl Başkanı Hüseyin Günüz, Av. Evren Karaahmet başta olmak üzere çok sayıda davetli katıldı.

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, konferansında katılımcılarla şu bilgileri paylaştı:

” 18 Mart 1915 günü, Çanakkale Deniz Savaşının neden yaşandığı sorusunun en kısa cevabı ‘donanmasızlık’tır. Çanakkale Deniz Savaşı ve sonrasında yer alan kanlı kara savaşlarının ana nedeni, Osmanlı İmparatorluğunun donanmasız bir imparatorluk olmasıydı. Bu durum, 19’uncu yüzyıl ikinci yarısında zirve yaptı. Sanayi devriminde kömürden petrole geçişin hazırlıklarının başladığı bir dönemde II. Abdülhamit’in Osmanlı Donanmasını Haliç’e hapsetmesi sonucunda 20’nci yüzyıla Türkler donanmasız girdi. Birinci Dünya Savaşına bu şartlarda dahil olan Osmanlı İmparatorluğu, kendisini işgale gelen istila armadasını, önce Doğu Akdeniz’de daha sonra Ege’de ana vatan sularına ve ne yazık ki anavatan topraklarına erişmeden önce, denizde durduramamıştır.

Çanakkale bir Deniz Savaşı mıydı? Çanakkale bir deniz savaşıydı. Ancak gemilerin karşı karşıya geldiği bir deniz savaşı değildi. Zira Osmanlı Donanmasının savaş gemileri sahada yoktu. Ancak stratejik hedef kritik bir deniz yolunun kontrolü olduğundan, savaşın kaderi denizde belirlenmiş ve tüm ateş gücü denizdeki hareket serbestisi için kullanılmış olduğundan, bu savaş tartışmasız bir deniz savaşı olmuştur. Osmanlı savaş gemileri harekatta yer almadıysa da, operatif ve taktik alanda gerek deniz mayınları ve gerekse sahil top bataryalarının bir deniz harekatına yönelik olarak kullanılmış olması ve kesin sonucun denizde alınmış olması,Çanakkale’yi deniz savaşı yapmaktadır. Stratejisizliğin temel nedeni cehalet idi. Donanmanın başında ehil amiraller yoktu. Olanlar da azınlıkta kalıyordu. Örneğin, 1827 yılındaki Navarin Baskını sonrası, II’nci Mahmut yeni bir donanma için azimle işe koyuldu ve Karadeniz’de Ruslara karşı koyacak bir donanma hazırlığına çalıştı. Ancak Çengeloğlu Tahir Paşa gibi tecrübeli gazi Amiraller varken, Bahriyenin başına denizle ilgisi olmayanları getirdi. Denizlerden anlamayan bu adamlar, maruz kaldıkları tehlikeler konusunda filolarına tedbir aldırmaktan bile acizdiler. Karadan gelen bu paşalar, muhtemelen Türk devletinin neden donanmaya ihtiyaç duyduğunun bile farkında değildi. Aynı durum gelecek yıllarda daha kötü örnek ve sonuçlarla yaşanacaktı.

Donanmasızlığın Bedeli ve Kaybedilen Topraklar. Kısaca, II’nci Abdülhamit döneminde donanma, kurumsal kültürü ile birlikte zayıflatıldı. Böylece Türkler 20’nci yüzyıla donanmasız girdi. Bu dönemde imparatorluk 1878 yılında Kıbrıs, Teselya, Romanya, Karadağ ve Doğu Rumeli’yi; 1881 yılında Tunus, 1882 yılında Mısır, 1897 yılında Girit, 1908 yılında Bulgaristan ve Bosna Hersek’i tamamen kaybetti. Böylece İmparatorluk Tuna ve Süveyş gibi, iki stratejik su yolunu elden çıkarmış oldu.

Rauf Orbay, II’nci Abdülhamit dönemini hatıratında şöyle özetliyor:

“30 seneden beri bahriyede tatbik edilen sistem, gemilerin adeta bilerek ve özenerek çürümeye terk edilmiş olmasıydı.”

Dönemin Donanma Komutanı, Hasan Rami Paşa, hatıratında Yunan Savaşı sonunda Sadarete yazdığı 31 Mart 1898 tarihli tavsiye raporunda şunları vurguladığını yazıyordu:

“Devletin şan ve şerefine uygun tek bir gemiye bile sahip olamamış olan Osmanlı Bahriyesinin gelecek 150 senede işi, Allah’a kalmıştır.”

“Balkan Harbi ve Dünya Harbi yıllarında ordumuzun mevcudu 150 bin civarında idi. Fakat Donanmamız, Osmanlı’nın 350 bin kişilik kuvvetlerinin deniz yolu ile cephelere sevkini engelleyerek, bu harplerin sonuçlarında toplam 500 bin kişilik bir kuvvet gibi etkili olmuştur. Bu savaşlar sonunda Osmanlı Devleti yıkılmış; Anadolu’nun önemli bir kısmı işgale uğramış ve Türkler tarihlerinde ilk kez devletsiz kalma riskini yaşamışlardır”.

Osmanlının Donanmasız Dünya Savaşı. Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı İmparatorluğu, Balkan Harbinde olduğu gibi donanmasız girdi. İngiltere’ye ısmarlanan drednotların satışından İngiliz hükümetinin yaklaşan savaşı bahane ederek son anda vaz geçmesi, tüm plan ve hazırlıkları alt üst etti. Bu hamle, Osmanlı İmparatorluğu’nu zaten yakın ilişkiler içinde bulunduğu Almanya’ya daha da yakınlaştırdı. Böylece Goeben ve Breslau isimli iki Alman savaş gemisi Boğazları geçip, Türk bayrağı altında Yavuz ve Midilli olarak donanmanın diğer gemileri ile birlikte, Alman Amiral Souchon emrinde Karadeniz’e çıktı ve 29 Ekim 1914 günü Rus limanlarını bombaladı. Osmanlı İmparatorluğu artık savaşa girmişti.

18 Mart 1915 Saldırısı. 18 Mart’ta filonun yapacağı büyük taarruzdan amaç, Çanakkale ve Kilitbahir tabyaları ile mayın bölgesini savunan sabit ve seyyar bataryaları bir anda susturmak, mayınlan tarayarak 800 metre genişliğinde serbest bir geçit sağladıktan sonra Marmara’ya girmekti.

18 Mart zaferi başka bir zaferle sonuçlanacak kara savaşını tetikledi.Donanmaya Alman desteği ve özellikle Yavuz ve Midilli’nin Alman personelle Osmanlı Donanması’na katılması, deniz cephesinde Karadeniz harekât alanı hariç bir fayda sağlamadı. Ege ve Akdeniz’de düşman filolarının hareket serbestisini önleyecek –Kuzey Ege’de Almanlara ait birkaç denizaltının faaliyeti dışında- bir etkinlik gösterilemedi. Müttefiklerin istila gücü, hiçbir tehditle karşılaşmadan, 1915 Baharında Çanakkale Boğazı’na kadar gelebildi. Nusret’in 26 mayınının 18 Mart 1915 günü, Erenköy koyunda yarattığı taktik sürprizin sonucunda oluşan stratejik başarı, müttefik armadanın Marmara’ya girişini durdurabilmiş, ancak Gelibolu yarımadasında yaklaşık 100 bin vatan evladının kaybına neden olacak kara harekâtını tetiklemişti. Aynı dönemde, Alman Donanması ile ittifak halinde olan ve Alman Amiraller tarafından idare edilen Osmanlı Donanması, müttefik denizaltıların Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbi sayılacak Marmara Denizi’ne ve hatta İzmit Körfezi ile Haliç’e girmesine dahi mani olamamıştı. Marmara’ya girebilen itilaf devletlerine ait denizaltılar, toplam tonajı 34 bin ton civarında, 35 Osmanlı gemisi ve 220 adet yelkenli tekneyi batırmıştı. Bu denizaltıların varlığı Marmara kaynaklı cephe lojistik destek hattının karaya yönelmesine neden olmuş, bu durum kritik cephanenin Çanakkale cephesine zamanında yetişememesi ile sonuçlanmıştır.

Donanmasızlık Vatan Kaybettirir. Eğer bir deniz devleti, deniz coğrafyasının savunma ve güvenliğinin gereklerini yerine getiremezse önce denizlerden koparılır ve sonra vatanı işgale uğrar. Sevr Antlaşması tatbik edilmiş olsaydı, bugün sadece Karadeniz’de bugün sahip olduğumuzun 14’de biri yani 600 km civarında kıyımız vardı. Boğazlar, Ege ve Akdeniz’den koparılmış bir devlet. Kimsenin şüphesi olmasın, Sevr kabul edilmiş olsaydı ileri yıllarda Türklere 600 km lik kıyı da fazla görülürdü. Kurtuluş Savaşı sırasında İngiltere Başbakanı olan Llyod George’un, Türkleri Avrupa’dan, ait oldukları Asya’ya sürme düşüncesi belleklerimizdedir.

18 Mart 1915 deniz zaferi, kapıya dayanmış düşmana atılan bir tokattır. Bu tokat daha büyük bir kavgayı tetiklemiş ve çok değil üç hafta sonra Gelibolu kıyılarına vahşi bir saldırı başlatılmıştır. Bu saldırı da sonuç getirmemiş, 9 Ocak 1916 günü başlayan geri çekilme ile emperyalist saldırganlar ikinci tokadı da yemiştir. Ancak denizde ve karada anavatan savunması için kazanılan bu muharebeler, savaş kazandıramamıştır. Tarih göstermiştir ki, güçlü ekonomisi ve dolayısıyla bilime dayalı sanayisi olmayan bir deniz devleti, kendi kendine yeterli donanmaya sahip değilse istilalara açık kalır ve savunma sorumluluğu silahlandırılmış vatandaşa düşer. Öyle anlar gelir ki yüce Atatürk’ün 25 Nisan 1915 sabahı başlayan düşman istilasında, Conk Bayırında 57’nci Alay askerlerine ‘ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum’ demek zorunda kaldığı anlar yaşanır. Bu gerçeği yaşayarak öğrenen Mustafa Kemal Atatürk genç cumhuriyetin güçlü bir donanmaya sahip olmasını hedeflemiş ve kısa sürede başarmıştır.

Bir yarımada coğrafyasında, yani bir deniz devletinde yaşadığımızın, 1000 yıldır vatan bildiğimiz bu toprakların denizden uzaklaştığımız ya da denizleri ihmal ettiğimiz dönemlerde can, toprak ve onur kayıplarıyla karşılaştığımızın bilincinde, 21nci yüzyılda ve ötesinde denizlerde bir başka baskına asla izin verilmemeli, Türkiye bu zor dönemi atlattıktan sonra süratle denizcileşerek deniz uygarlığı cephesinde yerini almalıdır. Yüzyıllardır karaya bakan Türk halkı artık yüzünü denize çevirmelidir. Ünlü deniz tarihçimiz Ali Haydar Emir Alpagut, Balkan savaşının hemen sonrasında, Ege Adalarının kaybedildiği o acı günlerde, 1913 yılında Deniz Mecmuasına yazmış olduğu “Donanma İstemezük“ başlıklı müstesna yazısının son paragrafında şunları söylemektedir: “Denizler tükenmez bir servet ve kuvvet membasıdır. Osmanlı milletinin tabiatında ise denizcilik olmayabilir. Ancak öyle bir memlekette oturmaktadır ki o memleket stratejik, politik ve ekonomik durumu itibarıyla denizlere hâkim bir milletle var olmak ihtiyacındadır. Osmanlı Asya’sı kendisine böyle bir sahip buluncaya kadar keşmekeşten kurtulamayacaktır. İnsanlar tabiatın kanunlarına uymazlarsa yaşayamazlar. Osmanlı Türkleri ya denizci olmaya veya eski vatanlarının kızgın çöllerinde çobanlık etmeye mahkûmdur.”