İbn-i Batuta’nın satırlarında Candaroğulları Beyliği’nin içtimai ve dinsel hayatı

  • Kastamonu özelinde ve İbn-i Batuta’nın çağının tarihselliğinde bu büyük seyyahın satırlarına daha önce bakmış, yaklaşık 700 yıl öncesinin canlı bir fotoğrafını bu seyyahın kelimelerinden görmüştük. Bu yazımızda ise İbn-i Batuta’nın seyahatnamesine göre Candaroğlu Beyliği’nin Safranbolu’dan Sinop’a kadar yeniden dolaşacak, dönemin dinsel ve ilmi havasına bakacak ve ayrıca Candar Sarayındaki Orta Asya kökenli geleneklerin yaşatılmasına ve bir de tarih kitaplarımızda pek de geçmeyen saray çekişmelerine göz atacağız…

1325 – 1355 yılları arasında yaşadığı dönemde bilinen dünyanın 3/2’sini dolaşmış olan İbn-i Batuta dünya gezginlerinin en ünlülülerinden biridir. İbn-i Batuta, 1332 yılında günümüz Antalya’nın Alanya bölgesine deniz yoluyla gelip Anadolu’ya ayak basar. Alanya, Antalya, Denizli, İzmir, Manisa, Balıkesir, Bursa, İznik güzergâhını izleyerek günümüz Batı Karadeniz sınırına gelir ve o dönemde bölgeyi elinde bulunduran CandaroğluBeyliği’nin sınırlarına varmış olur.

Seyyah önce Gerede Beyi’ne misafir olur. Burası Candarların hâkimiyetinin dışındadır. Buradan sonra İbn-i Batuta, Candaroğlu Beyliği’nin batı sınırı olan Safranbolu’ya gelir. Yerleşimin o günkü adı ise “Borlu’dur”. Batuta’nın satırlarına bakınca topografik olarak bugünkü Safranbolu’ya baktığımızı rahatlıkla düşünebiliriz.

Tepe üzerinde kurulmuş küçük bir şehir. Eteklerinde hendek var. Tam zirvede sarp bir kale mevcut. Orada bir medresede konakladık. Bizimle beraber gelen hacı, medresenin müderris ve talebelerini tanıyor, onların yanında derslere katılıyordu. Talebelerle olan sıkı dostluğundan Hanefî oluğu belliydi.”

Borlu’nun, tam zirvesindeki kale muhtemelen bugün kent müzesi olarak kullanılan eski Hükümet Konağı’nın bulunduğu yer olmalıdır. Kaldığı yer olan medreseye bakılacak olursa Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi Candaroğulları sınırlarında da medrese ve zaviyelerin dinsel yaşam ve eğitim dışında sosyal ihtiyaçlara cevap veren yerler olduğu aşikârdır. Batuta’nın medresede Hanefi Mezhebine göre eğitim veriliyor vurgusu kendisinin Anadolu’nun pek alışık olmadığı ve tanımadığı Maliki Mezhebine bağlı olmasından kaynaklıdır.

Şehrin hâkimi, kalede oturan Ali Bey’dir. Ali Bey, Candaroğulları Sultanı Süleyman Padişahın oğullarından biridir. Ali Bey, İbn-i Batuta ve yol arkadaşlarını huzuruna davet eder:

“… Yanınavarmak için kaleye çıktık; selâm verdik. Bize “Merhaba!” dedi, ikramda bulundu. Yolculuklarımı sordu, anlattım. Beni yanı başına oturttu. Meşhur müelliflerden olup şehrinkadılığını ve Ali Bey’in kâtipliğini yapan Hacı Alâeddîn Muhammed de teşrif ettiler. Yemek geldi. Bütün davetlilerle beraber yemek yedik. Sonra hafızlar göz yaşartan yanık sesleri ve hayranlık uyandıran makamlarıyla Kur’an-ı Kerim okudular. Meclis bu şekilde sona erdi ve oradan ayrıldık…”

 ***

İbn-i Batuta daha sonra oradan ayrılır ve Kastamonu’ya ayak basar. Daha önceki yazımızda Kastamonu’ya dair bazı bilgileri aktardığımız için bu bölümde şehirdeki dinsel ve ilmi atmosfere bakmak daha iyi olacak.

Batuta şehre ilk geldiğinde Atruş adlı bir şeyhin zaviyesinde konaklar:

“Kulağı ağır işittiği için Atruş diye adlandırılan bir şeyhin zaviyesine indik. Garip bir olaya şahit oldum. Talebelerden biri bazen havaya, bazen de yere parmağıyla bir şeyleryazıyordu, üstat ise buna cevap veriyordu! Hattâ bu şekilde ona hikâyeler anlatıyor, öteki de her şeyi anlıyordu!”

“Kastamonu’da dönemin önde gelen bilginlerinden Tâceddîn Sultan Öyûkî ile karşılaştım. Ders okutan, müftülük eden bu önder âlim, Irak ve Tebriz’de okumuş, uzun bir müddet oralarda kalmıştı. Ayrıca Şam’da eğitim görmüş, Mekke ve Medine’de epey bulunmuştu.”

Kastamonu’nun henüz Candaroğulları Beyliğihâkimiyetinin ilk yıllarında bile birçok yerli ve yabancı âlim ve ulemayı misafir ettiği bu yukarıdaki satırlardan görülebilmektedir. Keza bu durumun yani kentteki entelektüel havanın oluşumu Çobanoğulları Beyliğine kadar geri gitmekte, Anadolu’nun yeni Türkmen Kaidesindeki barış ve refah ortamı birçok insanı yöreye çekmektedir. Ve biz bu durumun Candaroğulları Beyliği’nin Fatih Sultan Mehmet tarafından ele geçirilişine kadar sürdüğünü biliyoruz.

Kastamonu’daki ilmi atmosfer o kadar gelişmiştir ki, İbn-i Batuta’nınAnadolu’da zaten ünü yayılmış olan Fenikeli Sadreddîn Süleyman ile burada karşılaşması ile de görülür. Sadreddin Süleyman bugüne ulaşamamış ama At Pazarındaki medresesinde ünlü seyyahı misafir ederken, İbn-i Batuta’da onun için “Bu adam hatırı sayılır derinlikte bir müderristir” tabirini kullanır.

İbn-i Batuta’nın satırlarına göre At Pazarı dediğimiz günümüz NasrullahMeydanı’nın üzerindeki alanın o dönemde bir medrese ve zaviyeler bölgesi olduğu görülür. Çünkü seyyah burada Abbasi Halifesi Mustansır’ın da bir dönem yanında kalmış olan altın yürekli ve 136 yaşındaki Dâdâ Emir Ali’nin zaviyesine de misafir olur ve onunla da hasbihal eder.

40 gün civarında keskin kış koşulları olmasına karşın rahat bir konaklama yapan ünlü seyyah daha sonra Kastamonu’dan ayrılır. Sinop yolu üzerinde “bir kasabada gördüğümüz” diyerek isim vermese de bugün buranın Taşköprü olduğunu bildiğimiz yerleşimde İbn-i Batuta ülkede gördüğü en güzel ve en büyük zaviyesi ile karşılaşır ve burada konaklar. Burası günümüze maalesef ulaşamayanMuzaffereddinYavlak Aslan Medresesidir.

İbn-i Batuta: “Binayı büyük beylerden olan ve hayatını Yüce Allah’a adayan Fahreddîn Bek yaptırmış. Zaviyenin bakım işlerini ve orada ikamet eden dervişlerin idaresini oğluna vermiş. O köyün gelirini de tamamen bu zaviyeye vakfetmiş! Zaviyenin karşısında misafirlerin hiçbir şey ödemeden yunacağı bir hamam yaptırmış. Köyün tam ortasında inşa ettirdiği çarşının gelirini büyük câmiin giderlerine ayırmıştır.Onun fermanına göre Kâbe, Suriye, Mısır, Irak, İran, Horasan ve diğer beldelerden gelen dervişlere, dergâha vardıkları gün bir takım elbise ile yüz dirhem verilmeli; ayrıldıkları zaman otuz dirhem ikram edilmeli, orada kaldıkları süre boyunca yiyecek olarak ekmek, et, pilâv, yağ ve helva sunulmalıdır. Ayrıca Anadolu kökenli dervişlerin on dirhem harçlık, üç gün de ağırlanma hakları vardır.” demektedir.

İbn-i Batuta’nın bu Anadolu’nun en büyük ve en güzel zaviyesi diye tanımladığı MuzaffereddinYavlak Aslan medresesi 1280-1290 yılları arasında Çobanoğlu MuzaffereddinYavlak Aslan tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Ancak Çobanoğulları Beyliği’nin 1290’lardan sonraki bocalaması sırasında zarar görmüş, daha sonra tam da İbn-i Batuta’nın Kastamonu ziyaretlerine denk gelen Candaroğlu Süleyman Padişah zamanında yeniden elden geçmiş (1329) ve eski görkemli günlerine kavuşmuştur. Batuta’nın zaviyeyi yaptıran kişi diye andığı Fahreddin Bey’in işte bu ikinci kullanım dönemini başlatan kişilerden biri olması muhtemeldir.

Bu önemli yeri yaptıran MuzafereddinYavlak Arslan yönetiminde, dönemin en ünlü coğrafyacı ve astronomi bilgini olan KutbeddinŞirazî uzunca bir süre Kastamonu’da kalıp, Çobanoğulları hanedanlığının himayesine girmiş ve bu dönem de “İhtiyârât-ı Muzaffer” adlı astronomi üzerine Farsça bir eserini meydana getirerek MuzafereddinYavlak Aslan’a hitap etmiştir.  Yukarıda söylediğimiz gibi Kastamonu’nun entelektüel iklimi Candaroğullarından çok önce başlamıştır. Keza aynı bilgin yaniKutbeddinŞirazî, İbn-i Batuta ile çağdaş dönemlerde CandaroğluSüleyman Padişaha da yine Farsça bir eser olan “İntihab-ı Süleymanî” adlı eserini sunmuştur. Bir nevi Çobanoğulları’nın kültürel mirasını sürdüren Candaroğulları da bu önemli bilgini yine Kastamonu’da misafir etmiş ve bilgin ve Süleyman Padişah uzun ilmi sohbetlerde bulunmuşlardır.

İbn-i Batuta Kastamonu sınırlarından çıkmadan önce son gecesini dağlar içinde, bir köyden yiyecek masrafları karşılanıp vakfedilmiş olan “Kastamûnyalı Ahı Nizâmeddîn’in” yaptırdığı tekkede geçirir ve Sinop’a devam eder.

***

Sinop, Batuta’nın anlatımlarına göre üç tarafı surlarla çevrili, sadece doğu yönünde şehrin giriş kapısının bulunduğu ve yönetimi Candaroğlu Süleyman Padişahın oğullarından İbrahim Bey’de olan kalabalık ve büyük bir şehir olarak tasvir edilir. Keza günümüzde de Sinop’a gittiğimizde bu tasvirin hemen hemen aynısı ile karşılaşırız. Sinop Hapishanesinin hizasında hala bir kısmı korunmuş Lonca Kapısı, işte şehre gelenlerin izinlerini beklediği kapı olarak bile orada durmakta.

Batuta burada şehir emiri olan İbrahim Bey’den gelen izinle şehre girebilir ve ilk gecesini Ahi İzzeddin Çelebi Dergâhında geçirir. Ertesi gün gördüğü Sinop’u tasvire devam eder ünlü seyyah. Burada 11 Rum Kasabası olup hepsinin de Müslüman egemenliğinde olduğunu, şehrin en yüksek kesiminde bir kaynak yanında her türlü dileğin kabul olduğu Hıdır-İlyas makamı olarak bilinen bir zirve olduğu, bu zirvenin de eteklerinde her ne kadar kendisi Bilal-i Habeşi’nin kabri dese de karıştırmış olup günümüzde Seyit Bilal Türbesini tarif eder.

Sinop, Çobanoğulları Döneminde ele geçirilmiş ve Kastamonu’nun bir parçası haline getirilmişken bir dönem Pervaneoğulları’nın egemenliğine girer. Ancak, Kastamonu’nun 1309 yılında Candaroğulları egemenliğine geçmesiyle padişah I. Süleyman gücüne güç katmış ve 1322 yılında, Sinop’u yöneten son PervaneHanedanı GaziÇelebi’nin de ölmesiyle burayı yeniden Kastamonu’ya bağlamıştır. Bu tarihten itibaren ise Süleyman Bey yönetimi oğlu İbrahim Paşa’ya vermiştir. Ve Sinop, özellikle Kıpçak Bölgesi denen Güney Rusya’dan gelen emtia ve kölelerin Anadolu’ya giriş kapısı olup önemli bir ticaret ve zenginlik kentidir.

Henüz Sinop’un Candarlara geçtiği ilk on yılın içinde kente gelen İbn-i Batuta, kentte hala doğaüstü varlık gibi görülen Pervaneoğlu Gazi Çelebi’nin hikâyeleri ile karşılaşır ve onları aktarır:

“Gâzî Çelebi, cesur ve yiğit bir hükümdarmış. Hak Teâlâ onu su altında uzun müddet kalma kabiliyeti vermiş; iyi bir yüzücüymüş. Hazırladığı donanmayla Rumlara karşı savaşa çıkar, iki tarafın askerleri yüz yüze geldiğinde derhal demir bir burguyla suya dalar, kâfir teknelerinin diplerini tek tek delermiş! Düşman o hengâmede suya batıncaya kadar bunun farkına varmazmış! Anlatılanlara göre bir zamanlar kâfir donanması Sinop limanına baskın yaptığında Gâzî Çelebi bütün gemileri bu şekilde batırmış, düşman askerlerini de esir almış.

Onun üstün niteliklere sahip olduğu belli. Ama “haşiş-esrar” kullanmakta ileri gittiği, bu yönde bir zaafı olduğu belirtiliyor. Hattâ esrar yüzünden öldüğünü söyleyenler de var! Anlatılanlara göre bir gün bu mereti fazlakaçırmış ve ava çıkıp bir ceylânın peşine düşmüş. Hayvancağız, sık ağaçlı, dallı budaklı bir yere girince o da hızla dalıyor arkadan… Ve başını bir ağaca çarpıyor, can veriyor!”

İbn-i batuta Gazi Çelebi’nin ölümüyle Sinop’un Candaroğulları’na geçtiğini belirtir ve birkaç yayın dışında pek de bilmediğimiz değerli bir bilgiyi bize verir. Bu bilgi de Candaroğulları Beyliği’ndeki taht kavgasıdır. Çünkü Batuta’ya göre Sinop Hâkimi olan İbrahim Bey, babası Süleyman Padişah’ın küçük kardeşini gözde şehzade tutup beyliğin varisi yapmasından dolayı babasına isyan etmiş ve 1340 yılında Sinop’ta bağımsızlığını ilan etmiştir. Keza, Batuta seyahatnamesinin Kastamonu Bahsinde gözde şehzade olarak Cevad ismini verirken görülebilir.

Batuta, Gazi Çelebi gibi İbrabim Bey’in de esrara düşkünlüğü hatta Anadolu’da bu bitkinin yoğun kullanıldığını da belirtir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Batuta Maliki mezhebine mensuptur. Bu mezhebe göre namaz kılınırken eller yandan bırakılmaktadır. Batua Sinop’ta böyle namaz kılınırken görülmüş ve kendisinin Şii olduğu sanıldığından biraz zor durumda kalmıştır. Sinoplular, şehrin naibine bu durumu şikâyet etmişler ve naib te Batuta’nın mezhebini test etmek için ona bir tavşan göndermiştir. Şiilerde tavşan yenmeyip, Malikilerde bir sorun olmadığı için Batuta tavşanı afiyetle yemiş ve durum güvene kavuşmuştur.

İbn-i Batuta’nın Sinop’a gelmesinin hemen ertesinde Süleyman Padişahın eşi ve İbrahim Bey’in annesi vefat etmiştir. Batuta bu cenaze törenine katılıp, bize beylik hanedanının cenaze törenini aktararak birçok değerli bilgiye sahip olmamızı sağlaması büyük bir şanstır. İbn-i Batuta bu çok önemli tarihsel olayı şu şekilde aktarır:

“Şehre gelişimizin dördüncü günü İbrahim Bey’in annesivefat etti. Onun cenaze törenine ben de katıldım. İbrahim Beycenazeyi başı açık ve yayan takip ediyordu, ötekikumandanlar ve kapukulları ise hembaşlarını açmışlar hem de kaftanlarını ters giymişlerdi. Yargıçve hatipler ile hocalar ise elbiselerini ters giymişler fakatbaşlarını açmamışlardı. Sarık yerine siyah yünden yapılmışbir bez dolamışlardı kafalarına. Bu yörede yas kırk gün sürüyor; her gün sofralar kuruluyor, ziyafetler veriliyor! Budefa da öyle yapılmıştır.”

Görüldüğü üzere Candaroğlulları Beyliğinde bir cenaze töreni Orta Asya Türk geleneklerinin korunduğu bir tören olarak karşımıza çıkar. Orta Asya’da “yuğ” olarak bilinen bu cenaze merasimlerinde baş açma, kaftanı tersgiyme, saçını yolmaya da saçını kesme, üstünü başını ve elbiselerini parçalama ve karalara girme, atlara kara elbiseler örtme, atların kuyruklarının kesilmesi ve eyerin ters yerleştirilmesi gibi adetler bulunmaktadır. Özellikle Şamanizm’de ölüm sonrası hayatın, dünyada yaşanan hayattan ters olacağına inanıldığından yas törenlerinde ters motif ve davranışlarla bu inanç yansıtılırdı. Bu gelenekler, Oğuzlarda, Hunlarda, Göktürklerde, Kırgız ve Kazaklarda görülmekle birlikte ufak farklar da taşıyorlardı.

İbn-i Batuta Kastamonu gibi Sinop’ta da 40 gün kaldıktan sonra Rumlardan kiraladıkları bir gemi ile zorlu bir deniz yolcuğu ile Kırım’a geçer ve seyahatnamesi de devam eder.

İbn-i Batuta seyahatnamesi geçmişin pırıl pırıl bir aynasıdır. Kastamonu merkezli Candaroğlu Beyliği/Devleti’nin hem hanedan yaşantısı, hem devlet yönetimi hem de sosyal hayatını görebilmek adına bulunmaz bir kaynaktır.

Günümüzden yaklaşık 700 yıl öncesi Kastamonu’ya baktığımızda kentin kesinlikle bir ilim merkezi, önemli âlimleri ağırlayan ve birçok eserin vücuda getirildiği bir kent olduğu görülür.

Dini yapı olarak genel anlamıyla bilinen, medrese, zaviye ve tekke gibi yerlerin o dönemin en önemli sosyal örgütlenme alanları olduğu, bilim ve ibadetin yanı sıra, konaklama, fakir-fukaraya ve yolcuya destek olan, açları doyuran, açıkları kapatan çok önemli sosyal dayanışmanın merkezleri olduğu da açıktır.

Öte yandan devlet geleneği olarak baktığımızda, halk ile iç içe, alimlere dolayısıyla bilime saygılı, eşitlikçi, misafirperver ve halk adına hem arazi hem de ekonomik koşulları azami derecede kullanan bir geleneğin var olduğu aşikardır. Devlet yani hanedan yönetimi Türkçe konuşması, yuğ töreni gibi detaylara bakarak Türk kimliğini asil ve asıl tutarken özellikle devlet katında yine İslamiyet’in en kusursuz şekli ile yaşandığı da ortadadır.

MURAT KARASALİHOĞLU