İki konumuz var

Eğitimde yenileşme çalışmaları 19. asırda II. Mahmut’la başladı. İbtidaî mekteplerin sayısı artarken bugünkü ortaokulların karşılığı rüştiyeler her tarafa yayıldı. Okulların öğretmen ihtiyacını karşılamak maksadıyla 16 Mart 1848’de İstanbul’da ilk kez dârülmuallim (öğretmen okulu) açıldı.

16 Mart tarihi uzun yıllar öğretmen okullarının kuruluş yıl dönümü olarak kutlandı, ama günümüzde eğitim fakültelerinde bu gelenek kayboldu. 1980 sonrasında ihdas edilen Öğretmenler Günü de ilk yıllardaki heyecanından uzaklaştı.

Öğretmen okullarında iki gün çok önemliydi: Birincisi 16 Mart, diğeri sene sonunda yapılan mezuniyet günü. Her yıl dersler başlamadan önce öğretmenler kurulu toplanır, gündemdeki konuları görüşürdü. 16 Mart programının hazırlanması için komiteler kurulur, altı ay öncesinden çalışmalar başlardı. Edebiyat ve Türkçe öğretmenleri bir tiyatro eserini sahneye koymak, şiir ve kompozisyon yarışmaları düzenlemekle görevlendirilirdi. Beden eğitimi öğretmeleri milli oyunlar, resim öğretmenleri sergi, müzik öğretmenleri de koro hazırlardı.

16 Mart gününü içine alan haftada adeta bayram yaşanırdı. Çalışmalar önce öğrencilere, sonra velilere ve halka sunulurdu. Hafta bitince değerlendirme yapılır; okul müdürü öğrencilere ve öğretmenlere teşekkür ederdi. Ne kadar heyecan içinde geçerdi o güzelim günler. Şimdi hepsi bir nostalji olarak kaldı bizim gibilerin belleklerinde. Hani zaman zaman uzun çekmeli “nerden nereye” sözü var ya, asıl biz tekrarlamalıyız onu. Heyhat, her geçen gün değerler biraz daha değersizleşiyor.

Madem ki konuyu öğretmen okullarında açtık, devam edelim. Kalkınmış bir ülkede eğitimin en az üç boyutu olur: Öğretmen, fizikî mekân ve donanım. Okul binaları, laboratuvar ve kütüphane ne kadar mükemmel olursa olsun neticede bunlara işlerlik kazandıracak olan öğretmendir. Geleceğini düşünen milletler her seviyedeki öğretmeni çağdaş ölçüler içinde yetiştirir, hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz. Lâkin uzun zamandır Türkiye’de durum böyle değil. Öğretmen yetiştirmenin önemini hâlâ kavrayamadık. Üniversitelerde “fakülte” dendiğinde eğitim fakülteleri son sıralarda yer alıyor.

Geçen yıl YÖK bir karar aldı; ilginizi çekmiştir sanırım. Hukuk, tıp ve bazı mühendislik-mimarlık fakültelerine girebilmek için taban puan uygulaması başlatıldı. Belirlenecek taban puanı alamayanlar sözü edilen fakülteleri tercih edemeyecek. Yapılacak olan şey ayrım yaratmak değil ortaöğretimin kalitesini yükseltmektir. Türkiye’de fakülte dendiği zaman sadece tıp, hukuk, mühendislik mi akla gelecek? Şayet taban puan belirlenecekse birinci öncelik eğitim fakülteleri olmalıydı. Zira ilk ve ortaöğretimde sistemin çekirdeğinde öğretmen var. Öğretmeni iyi yetiştiremiyorsak ilkokuldan ortaokula, sonra liseye ve oradan da üniversiteye nitelikli öğrenci gönderilemez. Bunun aksini iddia etmek mümkün mü?

Mesele bunlarla da sınırlı kalmamalı. Eğitim fakültelerinin kontenjanları kısılmalı. Yıllardır her tarafta eğitim fakültesi açıldı, öğrenci kontenjanları şişirildi; bu da yetmedi ikinci öğretim uygulamasına geçildi. Sayı arttı; hep niceliğe yöneldik, niteliği unuttuk. Bir zamanlar öğretmen okulları Millî Eğitim Bakanlığı’nın en gözde kurumlarıydı. Öğrenciler sınavla alınır, çoğu yatılı okur; hiçbir masraftan kaçınılmaz; ayrıca en kaliteli öğretmenler de bu okullara tayin edilirdi.

Öğretmen yetiştiren kurumlarda 1974’de başlayan ön lisans eğitimi, 1982’de üniversite bünyesine dahil edildi, 1992’den itibaren de fakülte olarak yoluna devam ediyor. Üniversiteler; eğitim fakültelerini bir türlü benimseyemedi; onları adeta meslek okulu gibi gördü. Aradan otuz yılı aşkın süre geçmesine rağmen yeterli öğretim üyesine henüz ulaşılamadı, dolayısıyla akademik ağırlık da oluşmadı.

Görünen o ki, bizim eğitimimiz daha uzun seneler kan kaybedecektir. Gençlere yazık oluyor. Bir milletin en büyük serveti gençliktir. Önce zorunlu eğitime nitelikli öğretmen yetiştirelim. Biliyorsunuz, geçen yıl YGS’ye 2 milyon 60 bin öğrenci katıldı, bunun 580 bini baraj altında kaldı.Yazık değil mi bu çocuklara? Onların zekâlarından asla şüphe etmeyiz ama iyi yetiştirilmedikleri gün gibi âşikâr. Bakalım bu yıl sonuçlar nasıl olacak?

Son yıllarda üniversiteye gelen öğrencilerin kalitesinde hızlı bir düşüş görüyoruz. Bir sonraki yıl gelenler önceki dönemi aratıyor. Okuduğunu anlayamayan, Türkçe bildiğini sanan, dil kültüründen yoksun bir nesil var. Eskisi gibi okullarda öğretmen sıkıntısı da yok, donanım çok daha iyi ama sonuç boş. Bu nereye kadar gidecek? Bazı fakülteleri taban puan uygulayarak şimdilik kurtarabilirisiniz ama ilerisi yine karanlık. Orta öğretimde büyük bir felâket yaşanıyor da hiç kimsenin sesi çıkmıyor. Meclis kürsüsünde, TV’lerde, basında bu konular niye gündeme gelmez, irdelenmez? Eğitim, işsizlik, ekonomi hiç tartışılmıyor; varsa, yoksa hep kısır siyaset. 12 Eylülle başlayan toplumu uyutma mekanizması çok iyi işliyor; netice de meydanda! Ziya Paşa bir şiirinde şunları yazmış:

Cânan gide, rindan dağıla, mey ola rizan

Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde.