İki nefes arasındaki an

Yaşam iki nefes arasındaki zamandır. Bu zamanı değerli kılmaksa; bizim görevimiz. Sevgisiz, maddiyata bağımlı, hayalleri olmayan, hoşgörüsüz, okumayan, müzik dinlemeyen, seyahat etmeyen, bencil, yalnızca tüketen insanlar olarak bu dünyadan gelip geçmek yerine; insan olmanın hakkını verirsek, iz bırakabiliriz.

Hepimiz rüyalarımızın geçekleşmesini isteriz. Gelecek yaşantımızdaki her detay ile ilgili hesaplamalar yaparız. Başlangıçta soyut görünen hayallerimiz, bizi istikrarlı adımlarla somut gerçeğe götürür.

Hayal ve gerçek arasında çok ince bir çizgi vardır. Hayal etmek;  bir sığınma yeri, sorunlardan kaçış gibi görünse de her hayal gerçekleştirilmesini bekleyen bir amaçtır. Hayallerimizin büyüklüğü ufkumuzun sınırlarını çizer. Risk aldığını düşünerek, ilk adımı atan ve bu yolda akılcı düşünerek devam edenler; rüyalarını gerçekleştirip, yaşamı değerli kılarlar.

Sevdiğin ve sevildiğin kadardır zenginliğin, gerisi dünya malı…” diye bir söz vardır. Hayatı anlamlı kılan bir diğer değer sevgidir.

ErichFromm şöyle der: “Atılacak ilk adım, tıpkı yaşamanın bir sanat olması gibi, sevginin de sanat olduğunu kavramaktır.” Sevme Sanatı adlı kitabında ise; sevgi için bilgi, ilgi, sorumluluk ve saygının olmazsa olmaz kurallar olduğunu vurgular.

İnsanlar saygılı olmak, şiddetten uzaklaşmak ve sağlıklı toplumlar kurmak için sevmeyi öğrenmelidir. Sevmenin farklı bir şekli de aşktır.Hiçbir ölçü biriminin yoğunluğunu ölçemediği aşk, sınırsızlığın bir başka adıdır. Şair Nazım Hikmet’in dediği gibi; “Tahir olmak da ayıp değildir, Zühre olmak da…” Bütün iş yürekte

İlahi aşka değinmeden sözü tamamlamak olmaz. Şems’e aşık olmakla sevmek arasındaki farkı sormuşlar. Cevaplamış Şems: “Senin baktığına herkes bakar ama senin onda görebildiğini herkes göremez.” İlahi aşk, insan, doğa, yaşam sevgisi yüreklerdeyse;  pırıltılı bakışlar yaşam sevincini artırır, hayata değer katar.

Yavaş yavaş ölürler; Alışkanlıklarına esir olanlar, her gün aynı yolları yürüyenler, ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler” diyor, şair Neruda.

Alışkanlıklardan vaz geçebilmek, sınırları genişletmek, yeni ufuklara yelken açmak lazım bazen. Çok aykırı gibi görünen, yanlış davranış biçimleri de bir süre sonra alışkanlığa çevrilebiliyor. Kötülüğe de iyilik gibi kolay alışabiliyor insanlar ve toplumlar. Kaliteli yaşamak hatta sağlıklı bir şekilde yaşlanmak için alışkanlıklarımızın bir listesini yapmalıyız. Kötü olanları hayatımızdan çıkarmalı, iyi olanlarla yola devam etmek için uğraş vermeliyiz.

İnsanlar arasında fikir ve görüş ayrılığı olabilir, mutlaka olmalıdır da. Bu farklılık; iyi niyet ve hoşgörü çerçevesinde geliştiği sürece, düşünce dünyamıza zenginlik katar, toplumu geliştirir.  Kendisininkilerle çelişse bile, başkalarının düşüncelerini özgürce dile getirmelerinden rahatsız olmama, karşı tepki göstermeme tutumu hoşgörüdür.  Kişiye doğruyu ve iyiyi yapma halini yükleyen içsel güç olarak tanımlanan vicdan ise, “kalp gözü” olarak da adlandırılmaktadır.

İnsanların birbirini daha iyi anlayabilmesi için vicdanlı olmaya ve hoşgörü kavramlarını özümsemeye ihtiyacı var. Vicdan; İnsan olmanın temel direği, hoşgörü; toplumdaki farklı görüşlerin çimentosudur.

İnsanın ufkunu genişletmesi de yaşamına değer katar.  Bilgi birikimini artırarak, insanlarla diyalog kurmayı kolaylaştıran kitap okuma, yaşantımızı derinleştirir. Kelime haznesini geliştirerek, anlamayı, çözüm bulmayı sağlarken, okuyanda farkındalık oluşturur. Kitap okumak aynı zamanda yazılı veya sözlü ifade yeteneğimizi güçlendirir, genel kültürümüzü artırır.

Yaşamın her döngüsünde var olan ve bize eşlik eden müzik ise, duygu ve düşünceleri belirli bir ahenk içinde uyumlu seslerle anlatma sanatıdır. Müziğin büyülü dünyası yaşantımızda farklı bir rüzgar estirir.  Bir müzik aleti çalmak kadar iyi bir dinleyici olmak da hayatımıza mutluluk katar.

Gördüğümüz her yer, tanıdığınız her insan bizi etkiler. Kendini geliştirmek, açık fikirli olmak, farkındalık düzeyinin yükselmesi için farklı yerler görmek önemlidir. Dünya’nın ne kadar küçük olduğunu gösterirken, iç dünyamızın büyüdüğünü hissettiren seyahat etmek; yalnızca fiziksel değil aynı zamanda içsel bir serüvendir.

Yazıyı sonlarken, okurları ünlü şair ve yazar Pablo Neruda’nın şiiri ile başbaşa bırakmak istiyorum:

YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER

 Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.
Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.
Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.
Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

Fotoğraf: Belçika’da dil okulunun bahçesinde yer alan Greening isimli eser / Heykeltraş: Monique Donckers

 

MİNE ÖZGÜR