Kâğıda, kâğıt kokusuna ağıt…

Kokular hafızamızın en temel taşlarıdır.

Anıların tümünün yüklendiği bakışlardan, sözlerden hatta şoklardan bile koku daha bir kalıcı hafızasıdır geçmişin.

Bazı kokular var ki, yedi kıtada yetmişiki millete sorsan apayrı bir yere koyar… O yer her bir farklı insanın aynı hazzı ve huzur bulduğu duygudur…

Yeryüzünde ne kadar insan varsa ortak bir noktada buluşun desek şimdi konuşacağımız kokularda buluşur herhalde…

Hani yağmur sevmesen de yeni yağmış yağmurdaki toprak kokusu, hani yemesen de taze salatalığın bölünmüşlük kokusu ve hatta hiçbir şey okumasan da bir kitabın ya da gazetenin kokusu gibi…

Kâğıt kokusu ki o apayrı; romantik duygulardan öte geçmişle gelecek, düşünce ve ifade yani hayatın sığdığı bir duygu yelpazesi…

Sayfaları açtığınızda kelimelerden, kelimelerin betimlerinden önce o kâğıdın kokusunu algılamak isteriz ilk başta…  O kokuyu içimize çektiğimizde içselleştiririz o kitabı ya da gazeteyi; sahipleniriz… Bir bağdaşıklık kurarız ki kâğıdın kokusuyla, kâğıtla, kâğıdın ne olduğuyla, kâğıtta yazanla bir bütün oluruz…

Kâğıdın kokusunda emek vardır, ekmek vardır, doğa vardır, bilgi vardır, kurgu, hayal ve haber vardır…

O yüzdendir biraz da kâğıdın kokusuna düşmemiz ve bu kokunun güzelliğinin evrensel olması…

***

Kâğıdın icadı yazının icadı ile baş başadır… Nasıl yazı Mezopotamya’da ortaya çıkıp, yazı maddesi olarak da nemli kil tabletler kullanıldıysa, benzer tarihlerde de Mısır’da papirüs bitkisinden ilk kâğıtlar ortaya çıkmış, ardından da Anadolu’da parşömen adlı bilhassa keçi derisi başta olmak üzere deriden yapılan kâğıtlar kullanılmıştır. Taa ki MS 2. Yüzyılda Çin’de bugün bildiğimiz manada kâğıt üretilene dek…

Ülkemizin kâğıt sanayi SEKA idi. Mehmet Ali Kâğıtçı adlı bir vatanperverin ideallerinin peşinden koşmasıyla 1936 yılında İzmit’te dönem başbakanı İsmet İnönü’nün katılımıyla kurulmuştu ilk defa. Ülke, yazılı hafızasını oluşturacak basılı materyalini artık yerli ve milli olarak üretecekti. SEKA, kısa sürede öylesine gelişti öylesine önemli oldu ki ülkenin diğer yerlerinde de fabrikaları açılmaya başlandı.

İşte bunlardan biriydi Taşköprü SEKA’da. 1976 yılında kurulma kararı çıkmış, 31.10.1976 yılında dönem hükümetinin koalisyon ortağı Necmettin Erbakan tarafından temeli atılmış, fabrika 1984 yılında da işletmeye alınmıştı.

1936’da başlayan, dışa bağımlılığı azaltan bu girişim 50 yıl olmadan ülkeyi bir ağ gibi sarmıştı. Kâğıt, bizim yazılı hafızamızdı ve hafızamız dolarla ithal edilen bir kâğıdın üzerine aktarılamazdı. Bağımsızlık dediğimiz, ideal dediğimiz yüksek ülkü dediğimiz tüm düşüncelerimizin ifadesi olan kelimelerimiz bizim ürettiğimiz kâğıtlar üzerinden, kitap olarak, gazete olarak, dergi olarak dünyaya yayılmalıydı…

Özgürlüğümüz ve bağımsızlığımız gibi, ülkenin tüm değerleri, sanatımız, bilimimiz, tarihimiz bu “bizim” olan kâğıtlarla insanoğlunun yaşamına-mirasına katkı sunmalıydı…

Öyle de oluyordu… Ta ki 1998 yılında SEKA özelleştirme kapsamına alınıp 2004’de faaliyetleri durduruluncaya kadar.

Keza aynı kapsamda 2003 yılında 9 milyon 100 bin dolar karşılığında Taşköprü SEKA’da, ki ülkenin yegâne sigara kâğıdı üreten bu işletme bir firmaya satılmıştı. O gün için basında çıkan haberlere göre, “Alınan fabrikanın yıllık 10 bin 200 ton kâğıt, 3 bin 630 ton da selüloz üretim kapasitesi bulunuyor. 2001 yılında Türkiye’nin sigara kâğıdı talebinin yüzde 62’si fabrika tarafından karşılanırken, geriye kalan bölümü ithal edildi.İşletmenin 2002 kârının yaklaşık 4.5 trilyon lira olarak açıklanmıştı.

Taşköprü SEKA’da diğerlerinde olduğu gibi bir kampüs mantığında kurulmuştu. Fabrika binaları, çalışanların konutları, parkları, ilkokulu ve diğerleri… 50 bin metrekaresi kapalı 850 bin metrekare bir alana sahipti. Kendirin yetiştirildiği, ormanın kucağında Taşköprü’ye keza Kastamonu’ya hayat veren bir işletmeydi. Satıldığında onca çalışan, onca işinde uzman kişi 4C kadrosu ile başka kurumlara bir çeşit “vasıfsız” nitelemesi ile gitmişti.

Taşköprü SEKA’yı alan özel şirketin internet sayfasına bakıldığında, fabrikada halen sigara kâğıdı, filtre ve uç üretildiği bunun yanında da yılda 7 bin 500 ton selüloz ve 25 bin sigara ve uç kâğıdı üretildiği yazmakta! Benim üretim adına gördüğüm ise tek tesisler ilk ellerine geçtiğinde Kastamonu’ya jest olsun kabilinden bir Kastamonu Takvimi basmış olmalarıydı. Hani mefruşatçı Hamdi Ağa’nın da yaptığından…

***

Kâğıt üretimi ülkemizde durduktan sonra, dışarıdan hangi paraya gelirse gelsin almak zorunda kaldık. Ne de olsa ülkede gazete, dergi çıkmalı; okullarda defterler kitaplar kullanılmalı, resmi dünyadan tüm iş yaşamına kadar kâğıt kullanılmalıydı. Şimdi Dolar’ın Euro’nun alıp başını gittiği, neredeyse bağımsız bir cumhuriyet olarak ilan edildiği şu günlerde kâğıtta bile dışa bağımlı olan piyasamızda, gazeteler çıkamamaya, dergiler cep boya inmeye, basım ve yayınevleri ise kapanmaya başladı. İşte bu noktada “ben bağımsızım” diye üzerine yazabileceğimiz kâğıdımız kalmamış oluyor; hayattan haberdar olabildiğimiz gazeteler, ki aslında tüm halkın sesi olan basın hayatı son bulmuş oluyor. Düşün dünyanızın vitamini, bilgi kaynağınız kitaplar basılsa bile çok pahalıya satılacak, ekmekten hallice fiyatları varken artık ziynet fiyatlarından dolayı vitrinlerde seyredeceğiniz pahalı nesneler oluyor…

Kâğıt bana göre bir çeşit bağımsızlıktır, çünkü bağımsızlığın ifadesi olan tüm düşünceler yazılmazsa yani kâğıda, kitaba, habere düşmezse yani somutlaşmazsa o bir ifade değil, o bir bağımsızlık değildir. Ha keza, bizi alakadar etmez der ve atalarımız gibi mağara duvarlarında da idare ederiz ya da nasıl olsa biz kâğıdın hammaddesi olan ağaç gövdelerini kullanıyoruz derseniz başka.

Ha bu arada, “çok kalem malı da dışarıdan alıyoruz, mercimek de dışarıdan deterjan da dışarıdan neden kâğıda taktın?” derseniz… Mercimek yemezseniz illa ki nohut yersiniz, çamaşır suyu kullanmazsanız illa ki arap sabunu kullanırsınız ama gazete okumaz, haberdar olmazsanız hayattan, işte o hayatta bir birey değil ancak gölge olursunuz da, o yüzden kağıda taktım…