Kastamonu Sohbetleri – III

Önce ekonomik kaynaklar ve sosyal yaşam dedik, sonra yeme-içme, eğlence ve spor dedik… Şimdi ise tebessümü bol mahalle arası sohbetlerinde çeşitlemelere…

İlk anımız madem yerel seçimlerin geldiği şu günlerde olduğumuz için yine bir seçim anısından gelsin. Söz yine Halim Usta’da:

İbrahim Temizdal’ın babası, Tarzan lakaplı Abdurrahman Temizdal’ın (1966-1973) Belediye Başkanlığına adaylığı oldukça eğlenceli olmuştu. Kendisi şofördü ve Kastamonu eşrafının yakından tanıdığı birisiydi.Temizdal başkanlık için adaylığa başvurdu. Ki o dönemde kendisinden böyle bir hareket beklenmediği için çevresinde şaşkınlık yarattı. O dönemde siyaset oldukça ciddi bir şey olduğu kadar aynı zamanda eğlenceli, kardeşlik içeren bir şeydi de. İş böyle olunca Abdurrahman Temizdal’ın yakın çevresindeki bazı arkadaşları, başlarında Nail Şen Bey’in olduğu, muziplik olsun diye Meçel Ağa diye bilinen ve kendisi aslında kasap olan bir kişiyi Temizdal’ın rakibi olsun diye başkan adayı olarak gösterdiler. Seçim günü sabahına kadar da ciddi ciddi aday olarak başkanlık için çalıştırdılar Meçel Ağa’yı. Seçim gününe geliince ancak o zaman adaylıktan çekiyorlar Meçel Ağa’yı. O dönemde tabi herkes kardeş, seçim süreci eğlenceli geçiyor. Siyasettin ciddiliği ise özellikle partilerde, il başkanlarının konumu ve hem il’de hem de genelde partilerindeki ağırlıkları ile görülüyordu.İşte bu noktada ülke politikasına bile yön veren, etkili bir hiyerarşinin yöneticileri olan efsane isimler Mustafa Sarımsakçıve Sabri Keskin gibi isimler unutulmazdır.

***

Küresel ısınmanın etkileri artık gözle görünür biçimde yaşanmakta. Bundan 150 yıl önce Kastamonu’ya gelmiş seyyahların notlarına bakıldığında Ağustos ayında bile Ilgaz’ın zirvelerindeki buzullardan, kar kütlelerinden bahsetmekte iken şimdi Mayıs aynı bile bulmuyor zirvelerde karı görmek.

Böylesi bir örneği desteklemek için Halim (Yün) Usta, hem çocukluğunun güzel bir anısından hem de kış koşullarındaki Kastamonu’daki yaşamdan bahsediyor:

Kışın köylüler kızaklarda hayvanların çektiği odunları getirir ya da akrabalarına gelirlerdi. Kırkçeşme’de kızaklar ve hayvanlar için dinlenme tesisleri vardı, hem Hızlıların hem de Gazozcuların hanı ve ahırları vardı. Köylüler hayvanları ve onların çektikleri büyük kızaklarını buraya bırakırlardı.Kış o kadar çoktu ki kızaklarla anca yolculuk yapılırdı… Biz çocukken buradan yani ahırların önlerinden köylülerin kızakları çalıp on-onbeş çocuk Kırkçeşme’denNasrullah’a kadar binerdik. Sonra tekrar yine yukarı çıkar yeni kızak alır yine Nasrullah’a kadar kayardık. Tabi sabah olunca köylüler bir bakarlar kızakları yok, garipler taaNasrullah’a kadar gider, üst üste çıkmış kızaklarını oradan toparlardı. Tabi kışın tek eğlencesi de bu değildi. Bütün çocuklar olarak Ahmet Dede’nin oradan kızağa biner, Kırkçeşme’den aşağıya kadar inerdik ki, ara ara su ile buzlandırılmış ve “şak” diye tabi ettiğimiz atlama noktaları ileuzun mesafeden dolayı bacaklarımız kopardı.

***

Halim Usta’nın babasının işyerinin de yakın olmasından dolayı Honsalar Mahallesi üzerine de ayrıntılı anıları mevcut. Halim Usta’nın anlatımına göre Kastamonu’nun en nezih yerlerinden biri Honsalar (Halk ağzında Gövdere) Mahallesi…

Gövdere’dekarakolun üzerinden geçince Taşköprülü Şevket Bey’in evi vardı, oğlu Sedat Bey, bunlar sonradan Araç’a gittiler. Manifaturacı idiler. Daha sonra lakabı Kaptan olan ve Hakkemlerin yanında çalışan bir Ermeni vardı ve daha sonra kendi dükkanını açmıştı. Onun ilerisinde Tapucu denen bir kişi vardı ve o çok güzel köpekler beslerdi. Ben de o zaman küçüğüm, bu köpeklerden etkilendiğim için köpek sahibi olmak için tapu memuru olduğunu sandığımdan bana büyüyünce ne olacaksın dediklerinde tapucu olacağım derdim. Az yukarıda Çetin Bey’lerin büyükbabası olan Dişçi Osman Bey’in evi vardı. Bu evin karşısında rahmetli Togay Bayatlı’nın evi vardı. Babası Rahmetli CHP eski milletvekillerinden (VI. Dönem)Muharrem Celal Bayar idi.

Honsalar Mahallesi’nin kendine has yerleşimi, oradaki konakların nadidelikleri Halim Usta’nın anlattıklarını doğrular niteliktedir. Kastamonu’nun en eski yerleşim birimlerinden biri olması yanında Belediye’nin üzerinden başlayarak Kızılbayır’a kadar 1925 yılındaki mübadeleye kadar aynı zamanda Rum’ların da yoğun oturduğu bir mevkii idi. Öte yandan Kut-ülAmare Savaşı ardından esir alınan İngiliz subay ve askerlerinin Kastamonu’ya sevk edilenleri bu mahallede misafir edilmiş, burada tabiri yerinde ise 1916-1918 yılları arasında küçük bir İngiliz Mahallesi de kurulmuştur.

***

Bilindiği üzere Kastamonu’nun has özelliklerinden biri de hem kırsalda hem de kentte var olan ailelerin yapısıdır. Yani kent soylu oldukları kadar kökenleri Beyliklere kadar uzanıp hem toprak hem de tımar sahibi olarak köklü kırsal kökenlere de sahiptirler. İşte Halim Usta da böylesi ailelerin azametlerini ve kentteki görünümleri İzbeli Ailesi’nin kahyalarından pay biçerek veriyor:

İzbelilerin yanlarındaki kahya, kente geldiğindeki görünümü, kaytan bıyıklı, ayağında İngiliz kilotu, çizme, atının üzerinde atında gümüş eğer gümüş kamçı… gerisini siz düşünün. Geniş topraklar, sığınanları geri çevirmeyen, hem kentte hem de köylerinde büyük konakları olup birçok nüfusu besleyen ailelerdi.

***

Halim Usta’nın anılarından kısa kısa ama kentin unutulmaz karakter ve olaylarına baktığımızda ise; Eski Kışla yangını şehirden dehşet içinde izlendiği ki Halim Usta’nın sözlerine göre Saathane’nin (Saat Kulesi)oradan bu çok büyük yangını gördüğü,üç gün sonra enkazın yanına gidildiğinde bile hala için için yanmakta olduğu ilk olay olarak akla gelenlerden.

Daha sonra ise Olukbaşı’nda stadyumun üstüne balık tutulmasından, arife günleri öğle namazından sonra her bir esnafın önünde topluca dualar edilmesine; Birtat Muhallebici Şaban Ağa’dan  Kırkçeşme’deKırıkçı Hacer,Tosya’dan yola çıkıp Ilgaz’ı aşıp “Üzümcü Yolunu” geçerek Kastamonu’daki pazarda satılanTosya’ın ünlü Kahta üzümü unutulmaz anılara gelinir.

Olukbaşı’ndaki “kıyakçı” Kel Ahmet’in aygır ahırındadamızlık boğaları ve atları tohumlamasından, Kayaaltı’nınhikâyelerinde nam salmış Kürt Ayşe, Makbare, Gülazar gibi isimlere kadar muzip tebessümlerin fısıltıları dedikodularına ulaşıyoruz daha sonra.

Toplumsal yapıya dair kentte kuşakların olup, belirli yaş grupları kendi modalarını yaratmaları ve üst kuşaklara saygı duyulması ile her cumartesi günü akşamı esnafın hamama gidilerek hafta yorgunluğunu atması sonrasında ise yine eğlence merkezlerinde vakit geçirilmesi ile 1960’larda Kastamonu nüfusu 14 bin kişi civarında olup herkesin birbirini tanıdığı bir yer olarak iç içe bir yaşama sahip olunan bir kent bilgisi çıkar karşımıza.

***

Ve son söz…

Kastamonu, saklı, sessiz… Ama çok derin ve gerçekten kadim bir kent… Üzerine kelamın bitmeyeceği, aslında A’sından Z’sine ciltlerce kitapların yazılması gereken bir kent. Ancak suskun bir kent. Suskunluğunun altındaki nedenler, kendini var etme yarışındaki eksikleri belki de tarihten gelen toplumsal genlerimizde saklı. İşte bu noktada son sözü yine Halim Usta’nın ağzından ama kentin ortak ve yaygın bir görüşü olarak sunuyorum:

“Kentin en büyükhandikabı, üç-dört esnafın yan yana gelip iş yapamamasıdır. Misal Boyabat’tan, Tosya’dan filan önce kiremit fabrikası kurulmak istenmiş Kastamonu’ya. Ama o iş çok kısa sürmüş. Bu hala Kastamonu’da kötü ve birlikte iş yapılamayacağı anlamında anlatılır. Fuat Ceritoğlu burada fabrika kurduğunda, kentin marangozlarını topladı. Ağacımız, suntamız var siz mobilya fabrikası kurun ve ben elimden gelen desteği size sunacağım dedi. Ama marangozlar bu birlikteliği oluşturmadı. Bir söz vardır, Kastamonu’da hiç kimsenin ayakkabısının altı eskimez. Ancak üstü eskir. Çünkü biz çelme takmaya alışmışız ki yürüyelim, emek verelim de ayakkabının altı aşınsın. Kastamonu’da iş yapmak için yabancı olmak gerekiyor gibi. Coğrafi sınırlamaların oluşturduğu kader ve alışkanlıklar yerleşmiş durumda…