Mevzunun “hayati” kısmını kavrayamadık henüz 

Koronavirüs teşrif etti ilimize…

Umreciler, Kıbrıs başta olmak üzere Avrupa seyyahları, ülke içinde çeşitli sebeplerle sürekli hareket halinde olan vatandaşlar lütfen hem kendinizin hem de toplumun sağlığını “koruyup kollayacak” şekilde hareket ediverin.

Yaşını almış vatandaşlarımız lütfen “evde kalın”…
Güneşli günler “gelecekte”.

Kamu kurumlarının “izin” verdiği çalışanlar lütfen “evde kalın”…
Dışarıda gezecek zaman değil.

Asker uğurlamasından mevlide, “kahvaltılı toplantıdan” ahbap buluşmasına “ara” vermek toplum yararına…
Virüs, insan seçmez yakasına yapışmak için.

Devletin koyduğu “tedbir” uygulamalarına yönelik zaman zaman şikayet geliyor vatandaştan…
Keşke çok daha kallavisi çok daha önce devreye sokulabilseydi.

(Ve çok daha önemlisi, vatandaşa “evde kal” çağrısı yapan “kamu, yerel yönetim, meslek odası” temsilcileri şu ateşten günlerde ziyaret trafiklerini lütfen etkinlik takvimlerinden çıkarsınlar, vatandaşa “örnek” olacak tenhalıkta mesailerini sürdürsünler…
Fiziken “Omuz omuza” durulacak günler değil.)

Görünmez düşmana karşı mücadele…
“Topyekûn” olmazsak, kaybederiz.

 

Kulağımıza küpe olsun “aşı”

Koronavirüs kapıya dayanınca yekûn dünya fellik fellik aşı arıyor, cümle alemin gözü bilim insanlarının gözünün içinde, “karşıtlık” üzerine kurulu evrende “zehir” varsa illaki “panzehir” de vardır, arayanlar elbet bulacak ve insanlık ile paylaşacak dermanı…
Kulağımıza küpe edelim aşıyı e mi?

Bugün “aşı” arıyoruz…
Dün ne haldeydik?

Evvel zaman “aşı” dahil olmak üzere “ilaç” yapan ülkeydik, payidar kalmanın yegane gereklerinden birinin “ilaç üretmek” olduğunun bilincinde olan genç cumhuriyetin ilk işlerinden biri oldu “ilaç” üretimi, “Refik Saydam Hıfzıssıhha Müessesesi” 27 Mayıs 1928’de kuruldu, “Bakteriyoloji, Kimyevi Tahlilat, Farmakodinami ve Immünbiyoloji” şubelerinden oluşuyordu, ayrıca “meteoroloji istasyonu”,“konferans salonu” ve bir de “kütüphane” vardı…

1931yılında BCG aşısı,1932’de serum, 1933’de kuduz aşısı,1934çiçek aşısı,1935 yılında Farmakoloji Şubesi,1936’da Hıfzıssıhha Okulu, 1937’de kuduz serumu,1942 yılında tifus aşısı ve akrep serumu, 1947 yılında Biyolojik Kontrol Laboratuvarı, aynı yıl aşı istasyonu, aynı yıl deri içi BCG aşısı,1948’de boğmaca aşısı, aynı yıl Viroloji ve Virüs Aşıları Şubesi, aynı yıl “influenza virüsü”, “New-Castle virüsü” ve “tavuk vebası”üzerine araştırmalar, 1950’deİnfluenza Laboratuvarı Dünya Sağlık Örgütü tarafından “Uluslararası Bölgesel İnfluenza Merkezi” olarak tanındı ve “İnfluenza” aşısı üretimine başlandı…”.

(Altını çizelim…
“Uluslararası Bölgesel İnfluenza Merkezi” kurdu ülkemiz 1950’de.)

1990’lı yılların sonuna kadar adeta her yıl yeni bir “icat”, liste o kadar uzun ki, “çeyrek” ebatta kestim…
Bugün ne durumdayız aşı “icat” etmekte?

“İlaç” ise…

Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) 1979 yılında İstanbul, Şişli,Bomonti’de “ilaç” fabrikası kurdu,20 çeşit ilaç üretmeye ve eşdeğer ilaçlara göre yüzde 20 ile yüzde 646 oranında “ucuz” vatandaşa ulaştırmaya başladı.

Yabancı ilaç tekelleri “zıpladı” haliyle…
Hükümetlere baskı üstüne baskı.

2000’li yılların başında, SSK hastanelerinin devrini takip eden dönemde, fabrika kapatıldı…
İlaç tüketimine harcadığımız bütçe “patladı”.

Bugüne geldik…
“Aşı Çalışmaları Koordinasyon Toplantısı’nda konuşan Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, ‘Buradaki yenilikçi fikirlerden netice alacağımız konusunda ümitliyiz’ dedi.

Aşısını ve ilacını üretemeyen ülkeler…
Bağımsız olabilirler mi, ya da kalabilirler mi?

“Yenilikçi fikirlerden netice” alırız umarım…
Aksi halde “beka” sıkıntısı had safhada.

 

MUSTAFA AFACAN