Ne günler, Nasıl günler?

Nasıl günlerden geçiyoruz?

Neler yaşıyoruz?

Nelerle karşı karşıya kalıyoruz?

Her gün, her saat, neredeyse her dakika…. Dört bir yandan sağanak gibi yağan olumsuz haberlerden, yaşanan olaylardan bitap düştük.

Bitap düşmek ne, yoğun bakımlık olduk; hatta entübe…

Argo tabiriyle “dert manyağı” olduk.

Pandemi zaten kadrolu belamız.

Yanı başında işbirlikçisi ekonomik sıkıntılar!

Yetmezmiş gibi her sabaha, her güne ayrı bir belayla, dertle uyanır olduk.

Sel felaketlerinin etkisini atlatmaya çalışıp mülteci akınına çevirmişken endişe projektörlerimizi Antalya’dan başlayarak ormanlarımız alev aldı bu sefer de.

Söndürme seferberliği için Kastamonulu ateş savaşçılarının da sefer görev emri alıp bölgeye intikal etmelerinin hemen ardından bu kez Ege’den yükseldi alevler.

TV ekranlarından dehşet ve dert içinde izlemeye başladık yanıp giden canım yeşillikleri, sosyal medyadan yapılan çok daha çarpıcı paylaşımlar, kavrulup giden yaban hayatı…

Kuraklığın suları tükenme noktasına doğru getirdiği kendi bölgemiz için de endişelenir olduk ister istemez.

Ulu ormanlarımızın da tehlike altında olduğu gerçeği daha bir acıttı içimizi. Daha dikkatli olmamız gerektiği notunu düştük kafamızın bir yanına.

Kuraklığın yol açtığı yangınlar mı bunlar? Peşi sıra ortaya çıkmalarına bakılırsa “hain eller” ihtimali ortak kanı olarak çoktan yerleşti zihinlere.

Yürek serinleten bir şeyler de olmadı değil bu arada.

Kadın voleybolcularımızın Çin zaferini, ilk olimpiyatında bronz madalya kazanan tekvandocumuz Hatice Kübra İlgün’ün başarısını Şerife Bacı’nın torunları olarak, Zekiye Hanımların, Halime Çavuşların torunları olarak Kastamonulular olarak bir başka duyguyla izleyip gururlandık. Gelecek olimpiyatlarda Kastamonu’dan bir sporcuyu da aynı duygularla alkışlama umudunu içimizde yeşertmeye çalışarak…

Umut… Tüm bu dertlere, sorunlara, belalara karşı en güçlü kalkanımız; beklentilerimiz için de yine en güçlü dayanağımız değil mi? Ona yaslanmaya devam…

 

Gözde MINIK