Nefes alan köyüm

Benim doğduğum köylerde kimseler hastanede doğmazdı. Yeri gelir tarlaların eline düşer, kamyonun gürültüsüne karışırdı annelerin çığlıkları. Hastane uzaktı, yol sapaydı Daday’ın Köşeler Köyü’nde.Çocuklar maraz yüzlü, gözlerinde sözle, bahtı kundağına sarılı doğardı. Derdi ki altın otu kokan ninem, “Uşağın göbek bağı okula atılusa gafası, sanduğa atılusa gocası, ocağa atılusa yemeği olu.” Ben de bir kamyonun muavin kasasında doğdum doksan sekizde. Bir kiren ağacında eğleşmişlerde, altında kalmış göbek bağım. Eskiler bilir, şarkılarda bile geçmeyen tılsımlı isimleri olurdu çocukların. Kur’an’da geçen, dilden sürçen, istenmeyen, uydurulan,kaderli, kadersiz isimleri.

Benim doğduğum köyü eşkıyalar da basmazdı. Köy deyince illa eşkıyası mı olmalıydı? Köyde basınca hayvanı bit, kene; bahçeyi ayrık otu, tarlayı da hınzır basardı elbet. Kışın en çok dedemin takkesi kadar beyaz başları olurdu dağların. Çiçekleri acı, bıçak kadar keskin kokardı. Bazen o sert kayaların arasında bana mısın demeyen, semiz, yeşil kaşları da olurdu. Hem yaradan susuz koymamıştı hiçbir köyü bildiğim. Her köyün köpüklü, balıklı, kışın küsüp, yazın barıştığı bir deresi olurdu. Toprak kabarır, kudurur, kılıfını atıp doyururdu köylüyü.Çimler iki elin arasında öttürecek kadar büyük olduğunda, Ayşe kadınlar boy boy dizilip, kabaklar çiçeğini başına bağladığında başlardı biz çocukkenyaz.Hasat zamanı geldiğinde ise altın sarısı dolgun ekinler, dikenli, zayıf gövdeli kirenle, kuşburnuyla yarışırdı. Şen şakrak biçilip, çocukların da üstünde zıplamasıyla deste deste sıkıştırılırdı römorka. Patozlara atılıp çuval çuval buğdaylar bir tarafta bağlanır. Diğer tarafta harman samanla taşardı. Hasıl, harman biterken bahçeler doluverirdi. Toprak en güzel gerdanlığını takardı bahçeler dolunca. İnsan hangisini yiyeceğine şaşıverirdi oracıkta. Burnukızıl eriklercapcanlı renkleriyle göz kamaştırırdı, armutlar, argunlar ve ahlatlar“beni al” dercesine çatırdatırdı dalları. Yeşil şemsiyeli çileklerin gelinlik kız gibi kızarırdı yüzleri.

En çok da sonbaharda,“güz mevsimi ölüm mevsimi” dediklerinden kahırlı kahırlı eserdi rüzgar. Ölmüşler rahmet istediğinden olacak ki, yağmur coşkuyla atılırdı toprağa. Toprak, ölmüşlerin canını çekermişçesine kiremit renkliydi. Hemen o çamlıkta adını sanını bilmediğimiz bir velinin türbesi de vardı. Hıdırellez zamanı etrafında ikramlarla toplanılırdı. Çocukken kaç kez çiçekler koyardım pervazına, o da düşlerime girerdi ara sıra.

Bizim köyde tarlamızın kenar danteli, ceviz ağaçları vardı.Kadrini bilemediğimiz,gölgesine sığınıp soluduğumuz, salıncağında sallandığımız, yüzlerimize reyhan kokusunun çarptığı ulu ceviz ağaçları vardı. Gövdesine sarılıp en uca çıkmaya yarışırdı erkekler. Çetin ağaçtı ceviz ağacı. Öyle her erkek düşüremezdi püslerini. Biz kızlar sırık alırdık elimize. Çenemiz kadar, bileğimiz de kuvvetliydi. Topladığımız cevizin kılıfını atmasını beklerdik. İki üç gün sonra ceviz çatlar, kararır. Emeğimizin kınası olurdu elimizde. Bir tutardı ki hele ninelerin nasırlarında boğum boğum gezinirdi. Oysa büyümüyor şimdiki ceviz ağaçları.

İnekler, bereket fışkıran bu toprağın vazgeçilmez sahipleriydi. Montofonu, holştaynı, simentali birbirinden değişik çeşidi olurdu. Holştayna biraz zor rastlanırdı buralarda. Nazlı, bakımı zor bir hayvandı. Hayvanların en zor zamanı gebe olduklarındaydı. Hayvanın karnındakini iyi korumalı, yemesine dikkat edilmeliydi. Hele bir de gece buzağılayacağı tutarsa eyvah! O küçük burunlu, tatlı buzağı üşür ya da kalkayım derken düşünce dayanamaz ölürdü. İyisi mi gece kalkıp kontrol edilmeliydi. Ha bunların arasında süsen olur muydu? Olurdu tabi. Bazı gâvur dediğimiz, kapıdan beslenilmeyen, koca boynuzlu, iki, üç düvenin, dananın gözlerini kocaman açıp üstümüze yürüdüğü çok olmuştur. Hele bir keresinde beni süsen bir kara dana yüzünden üç gün hiç kalkmadan yatışımı, sakat olduğumu sanarak Azime Ana’mın sırtında, babamın mezarına bakarak “okuyamaycağın” diye ağlayışımı unutamıyorum.

O zamanlarda hayvana gidenler de serin Asar’ın suyuna dayanamaz ayağını olsun sokar,gemisini yüzdürür öyle dönerdi köye. Söğüt altında azık açmak gibisi de yoktu. Ağacın her türlüsü bulunurdu. Gürgen, meşe, çam…Çam ağacının kozalağı daha olgun değilken köy yoğurdunun içine atılırdı. Kışın kömür nedir bilinmez, yerine gıcı yakılırdı. Ormana girmeden uzunca bir poyra karşılardı bizi. Buz gibi tertemiz suyu olurdu. Piknik yapmak için güzel bir yer seçilir. Sofra hazır oluncaya kadar gıcılar toplanır, çuvallar oradan oraya taşınırdı.

Yıldızların türküsü olurdu çatılarımızda. Dertli, dertsiz demez konardı herkesin yüreğine.Babaların bir gecede kışın beyazına bürünürdü saçları.Anneler fedakârlıkla, sini sini öğün,şimşir kaşıkla süslerdi tarhana taslarını. Yazın gündüzünde kimse de bulunmazdı evde. Çocuklar ya tarlaya, hayvana ya da dedelerinin peşinde Kur’an’a giderdi.Emeğin ne ise ona göre ekmeğin olurdu. İşini bitirmeyince kimse sofraya oturmaz, “ata” başlamayınca yemeğe başlanmazdı. Yoğunu sıyırmadan tasın, kimse sofradan kalkmazdı. Sofra ki Halil İbrahim Sofrası, türlü türlü katıklar, buharına sevdalandığımız ana yemekleri olurdu. Hele bir de misafir geldi mi işte o zaman banardık yufkayı köy tavuğunun yağlı suyuna. Sohbet geceye değin sürerdi. Neler konuşulmazdı ki o kısa bacaklı tahtanın etrafında. İmamın sesinden Küflü Kız’ın tavuğunun yumurtasına kadar. Çaylar, ıhlamurlar bardakta durmaz olurdu. O zamanlar misafirler bulduğunu yerdi de zamansız gelirlerdi bize. Öyle bir iki kişi de değil. Hatta ölmüşlerini de getirirlerdi beraberlerinde.Yemekten sonra hep beraber seccadeler serilirdi evin hanımının çeyizlerinin konulduğu, kapısı nerdeyse hiç gıcırdamayan, anıların duvarına yaslandığı misafir odasına. Çocukların mızmızlandığı, yarına yapılacakların hatırlandığı bir saatte teker teker çocukların da başı okşanarak vedalaşırdı misafirler ev sahipleriyle. Ve tabi ölmüşleri de peşlerinden. Bazen de yatıya kalırdı misafirler. Ben eskiden en çok onları severdim. Onlar gelince bizim bile kırk yılda bir gördüğümüz bir hazine çıkarılırdı çünkü sandıklardan. O elyaflı, yünlü, pamuk pamuk yaldız işlemeli atlas yorganlar, yastıklar mı dersiniz, yoksa naftalin kokulu, ay gibi çarşaflar mı? Renkleri, şekilleri birbiriyle ne kadar uyumsuz olsa da çarşaflar, yastıklar, yorganlar öyle bir uyku dansı yapardı ki misafirler için. Misafirlerin kalpleri bile çalışmak istemez, uyumaya can atardı.Odaları hazırlanıp buyur edildikten sonra da çıt çıkmazdı evde. Sabahleyin misafirden önce kalkılır, onlar kullanmadan ayak yolu kullanılmazdı. Konuklar da gün içinde yapılan işlerde el ayak olur, acı tatlı günler geçirirdik beraber. Ve tadına vardıklarında da köyün, evlerine “su gibi gidip, su gibi gelmeye‟ uğurlanırlardı.

Nineler kara yaşmaklı, basma entarili, turunculu yeşilli kuşaklarıyla torun bakar. Dedelerin her köşesi ayrı dertli sekiz köşe kasketleri olurdu. Oyalı yazmalı gelinler, kızlar türküleriyle bir o yana bir bu yana sallardı nazar boncuklu beşikleri. Dantellerine, oyalarına, kilimlerine dokunurdu sevdaları. Bir günde alabora olurdu aşkları. Yanakları benekli kırmızı, kara kuru yapağı saçlı çocuklar burnunu çeke çeke binerdi özene bezene yonttukları kızaklara. İşte o zaman kibritsiz de ısınırdı elleri,bebeksiz de büyürdü gözleri. Köyde çocuk büyütülmez büyürdü. Anası babası şehre göre çarıklıydı, cahildi, kabaydı, pisti, yol gösteren değil alandı, kaşığın dibinden tutandı, ama hayatın ta kendisiydi. Lafın uzuncası, benim doğduğum yerlerde köylü, namaz çıkışı cami duvarına yaslanan, gökyüzüne sadece yağmur yağacak mı diye bakan, geçim sıkıntısına rağmen zamanın çınarına omuz atan, ayakkabısının topuğuna basan ve bu yazıyı yazandı.

 

İlknur Kuruhalil

Boğaziçi Üniversitesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü