Nerede eski bayramlar ve insanlar

Ramazan Bayramı geldi geçti, Kurban Bayramı geldi geçti… Ömrümüzden günler akıp gidiyor da, hiçbir dini bayramı bu kadar sıkıntılı, kendi içimize kapanık yaşadığımızı hatırlamıyorum.

Hep söyleriz ya “Nerde o eski bayramlar?” diye.

O eski bayramlardan eser kalmadığı gibi bir önceki senenin bayramını bile özler hale geldik.

Peki o eski bayramlar nasıldı? Benim yaşımdakiler ve yaşı daha büyük olanlarımız hatırlayacaklardır.

Bir kaç gün öncesinden sıkı bir bayram temizliği başlardı.

İkramlık tatlı ve börekler öyle dışarıya sipariş edilmez, ev halkı tarafından uzun uğraşlar sonucu tepsi tepsi yapılırdı gelecek olan misafirler için.

Süslü püslü çikolatalar bulunmaz, en lüksü güllü lokum ve fındıklı akide şekeri alınırdı.

Şansınız varsa, terzi bayramlık elbisenizi bayrama yetiştirir yoksa elinizdekilerle idare ederdiniz.

Yeni bayramlık giyecekleriniz ve ayakkabınız bir gece önceden odanızın en müstesna köşesine sabah erkenden giyilmek üzere konulurdu.

Sabah erkenden bayram namazı için kalkılır, camiler dolup taşardı. Uyuklayarak hocayı dinleyenler olurdu ki, onları seyretmek bile ayrı bir bayram neşesiydi.

Camiden sonra eve gelindiğinde büyüklerin elleri öpülür küçüklere ise şanslı olanlara para, daha çok da mendil bayram hediyesi olarak verilirdi.

Harçlık alabilenler hemen sokaklara çıkar, iklim şartlarına göre seyyar satıcılardan dondurma, pamuk şeker, horoz şeker veya macun benzeri ürünlere hucüm ederlerdi. Alınan bayram paralarının aynı gün bitmesi lazımdı sanki. O seyyar dondurmacının külah içinde uzattığı dondurmanın tadını artık asla bulamıyorum

Mahalle ve sokaklarda evlerin kapıları çalınır büyüklerin elleri öpülür genelde şekerler alınırdı.

Ev bayramlaşması biter bitmez tanıdıklar, komşular işyerindeki arkadaşlar önce küçükler büyüklere, sonra büyüklerde küçüklere bayramlaşmaya giderlerdi.

Ziyaretlerde mangalda kahve ve yanında ikram edilen lokum sahneye en son çıkan assolist gibiydi. Tabii ki yaşı küçük olanlar kahve içemezdi.

Gelenlere gidilir gidilenler gelir sanki bu döngü hiç bitmeyecekmiş gibi olurdu.

Kurban Bayramına ise “işli bayram” denilirdi. Bahsettiğim ritüellerin hapsi aynen tekrar eder, tek fark ise hali vakti yerinde olanlar, ki mahallenin hepsi bu kategoride idi, kurban keserdi.

Kurban birkaç gün öncesinden alınır arife günü akşamı kurbana tekbirlerle kınalar yakılır ve ertesi sabah bayram namazından hemen sonra kurban kesilirdi. Hemen hemen her evde kesim işlemini yapabilen bir büyük bulunurdu.

Kurban eti üçe ayrılır, biri kendi ev halkına, biri komşulara biri ise ihtiyacı olanlara dağıtılırdı. Şimdiki gibi Kurban Bayramı yaklaşırken derin donduruculara gerek olmazdı. Hoş o zamanlar derin dondurucular da yoktu, gerek de yoktu… Kesilen kurbanlar Hak için hakkınca dağıtılırdı.

Sokaklar çocuk sesleri ile inler, her bir kişi komşusunun çocuğuna da gözkulak olurdu.

En büyük zevkimiz ise ekmek diliminin üstüne sürülen mis gibi torba yoğurdu olurdu. Hele üstüne biraz da toz şeker dökülmüşse… Kendi çocuğuna yoğurtlu ekmeği hazırlayan analar diğer çocukları da ayırmazdı.

“Çocuğum dışarda oynuyor” diye gözün arkada kalmazdı.Her mahalleli her çocuğu ismine, anasına babasına kadar tanırdı;güçlü bir sahiplenme duygusu vardı.

Evler müstakil ve bahçeli olmasına rağmen komşuya saygıdan geceleri yüksek sesle konuşulmaz kapılar bile yavaş sessiz örtülürdü.

Gece kapının önünden geçen bekçinin düdüğü bile “ben burdayım siz rahat uyuyun” dercesine kulaklara sanki senfoni orkestrası sesi gibi gelirdi.

İnsanlar vardı, insanlık vardı, komşuluk vardı kısacası.

Mevlana’nın sözü işin özü: “İnsanın en hayırlısı, insana yararlı olandır.”

 

Bülend Çadırcıoğlu