Ölümünün 25. Yılında Orhan Şaik Gökyay

Koca çınarların yetişmesi kolay olmadığı gibi,  arkada bıraktıkları boşluğu doldurmak da mümkün değildir. Kültür dünyamızda nice insanlar gelip geçti; her birini anmak için zaman yetmiyor.

Bugün Orhan Şaik Gökyay’dan söz etmek istiyorum. 2 Aralık 1994 günü veda etti gitti. Aradan çeyrek asır geçti ama daha dün gibiymiş gibi geliyor gözümün önüne. 1902 yılında İnebolu’da başlayan hayat yolculuğu İstanbul’da son buldu. Geride, onlarca eser ve yüzlerce öğrencisini emanet bıraktı vatan topraklarına.

Adı ile eserleri özdeşleşmiş insanlar vardır, ülkemizde ve dünyada. Söz gelimi Mimar Sinan denildiğinde Selimiye, Süleymaniye akla gelir. Bayrak şiiri Arif Nihat Asya’yı, Sessiz Gemi Yahya Kemal’i, Kuvâ-yı Milliye Destanı Nazım Hikmet’i, Çanakkale Şehitleri Mehmet Akif’i, Sakarya Necip Fazıl’ı çağrıştırır. Listeyi daha çok uzatmak mümkün.

Orhan Şaik Gökyay’ın adını andığımızda Bu Vatan Kimin şiiri aklımıza gelir. Birçok insan ezberlemiştir bu şiiri. Daha doğrusu, şiir kendisini ezberletmiştir. Okuduğunuzda mısralardaki duygular, ruhunuzun derinliklerine nüfûz eder.

Hocamızın şairlik ruhu bizim buralarda yeşermiştir. Doğduğu İnebolu topraklarına sevgili annesini emanet etmiş küçük yaşta. Baba Cevdet Efendi almış çocuklarını, gelmiş Kastamonu’ya. Yarabcı mektebinde ilkokula başlamış, sonra ortaokul ve bir yere kadar da lise yılları.

Ara vermiş liseye, Ankara Öğretmen okuluna gitmek zorunda kalmış. Birkaç yıl öğretmenlik yapmış, sonra tekrar gelip 1927’de diplomayı almış; gönlünde yatan Edebiyat Fakültesi’nin yolunu tutmuş. OradaProf. Fuat Köprülü gibi bir hoca ile karşılaşmış.

Fakülteden mezun olunca birkaç ay bizim lisede, daha sonra Malatya, Edirne, Bursa, Ankara ve İstanbul’da öğretmenlik yaptı. 1968’deİstanbul Eğitim Enstitüsü’nde iken emekli oldu.

Orhan Şaik Gökyay ilk şiirlerini Kastamonu Lisesi’nde öğrenciyken yazdı. Bizim Açıksöz gazetesi ile Gençlik ve Doğu dergilerinde otuz üç şiirini gördüm; ikisi hariç, diğerleri hiçbir kitapta geçmiyordu.İlk şiiri7 Aralık 1919 günü,güzel bir sunumla yayımlanmış Açıksöz’de. Melâl-i Hilâl başlıklı şiirde, ülkemizin o günkü hazin durumu yansır mısralara:

“Neden siyaha bürünmüş acep o nazlı hilâl,
O şanlı çehre-i haşmet, o kanlı reng-i zafer?
Neden mi? Ah, onu sorma, sakın! Bu reng-i melâl
Fezâ-yı kalbimi hep intikam ile süsler.”

Bizim lisede öğrenciyken İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan tarih, İsmail Habib Sevük’ten edebiyat dersi almış. Şiirlerini, İsmail Habib Bey’in okuduğunu, bazı uyarılarda bulunduğunu söylemişti.

Bu vatan şiiri nasıl yazıldı? Bursa’da, evden çıkmış giderken resmî bir kurumda asılı bayrağı biraz buruşuk görmüş. Eski neslin insanları bayrak konusunda çok hassastır. Gece uykusuna dokunmuş, şiiri zihninde yazmış. Yatakta sağa sola dönerken eşi FerhundeHanım uyanmış, ne yapıyorsun diye sorunca, hocamız, şiir yazıyorum diye cevap vermiş.  Ferhunde Hanım da yatakta şiir mi yazılırmış diye biraz söylenmiş. Sabah kalktığında şiiri kâğıda dökmüş ve “al, işte şiir” demiş .

1980 yılı Ağustos ayı idi. Ramazan bayramı için tebrik göndermekte geç kalınca telgraf çektim. Eğitim enstitüsü müdürü olduğumu öğrenince kulak çeken güzel bir mektup yazmış.  Birkaç kez yayımladım ama bilmeyenler çoktur. “Oğlum Mustafa” hitabıyla başlayan 14 Ağustos 1980 tarihli mektubu bugün bir daha okumanızı istiyorum:

“ Telgrafını aldım, sağ ol. Ben de senin Şeker Bayramını kutlar, daha nicelerini ağız tadıyla geçirmeni diler, sevgi ile gözlerinden öperim. Yeni vazifende de başarılı, millet ve memlekete hayırlı olman için dua ederim. Eğer bir cümle ile söylememe izin verirsen yurdun çocuklarını birbirinden ayırma, sana düşen onların hepsini kendi çocukların sayarak memleket hayrına yetiştirmektir, ayrım yapmadan. Onların hepsi bu memleketin evlatlarıdır, bizim kollarımızdan çıkıp başkalarının kucağına düşerlerse suç bizdedir. Öğretmene düşen bu noktayı gözden kaçırmamaktır. Onları yanlış teşhislerle kaybetmek değil, kazanmak olmalıdır, yapacağımız iş. Onların fikirlerine değer vermek, onlarla konuşmak, tartışmak yolu ile hep aynı noktada, yurt ve millet sevgisinde birleşme amacında olmaktır, unutma.”

Orhan Şaik Hoca’nın şairliği, edebiyat tarihçiliği konusunda eline hiç kimse su dökemez. Ancak onun insanlığı ve öğretmenliği diğer hasletlerinden çok daha büyüktür. Hayatı boyunca, yurdun çocuklarını, kendi çocukları gibi sevdi, kucakladı; bizim de öyle olmamızı istedi. Örnek alınacak bir insandı.

Hayatta haksızlığa uğrayabilirsiniz. Hoca 1944’de bunu yaşadı; tarihte “Irkçılık, Turancılık Davası” diye bilinen olayda bir yıl kadar tutuklu kaldı, tabutluklarda işkence gördü.Bu olaydan dolayı asla kırgınlık göstermedi. Mahkemedeki savunmasını herkes okusun.

Tarihte bazı olaylar gizli kalmamalı. Benim bildiğim, lisenin kuruluş yıl dönümü ve bir konferans dışında, dört kez de bizim davetimiz üzerine geldi Kastamonu’ya. 1989’daki songelişinde 1944 olayınısordum, her şeyi açık açık anlattı.

Kastamonu’da yayımlanan şiirlerini, konuşmalarını ve bana yazdığı mektupları 2016’dayayımladım.(Orhan Şaik Gökyay. Konuşmalar-Mektuplar- Şiirler).

Çok sayıda kitap ve makaleleri bir yana, Dede Korkut Hikâyeleri üzerine en geniş araştırmayı yapan kişi olduğunu belirteyim. Hocamız söylerdi;  Türkçe’nin en güzelkonuşulduğu yer Kastamonu’dur, ben Türkçe’yi burada öğrendim.

Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.

 

 

MUSTAFA ESKİ