Çubuk’ta bir gün

Çubuk; Ankara’nın kuzeyinde, ovanın ortasına kurulmuş  güzel bir ilçe. Her geçen gün gelişiyor.  Havası, suyu, doğal gıdaları ile farklı bir yer.

Prof.Dr. İbrahim Agâh Çubukçu; Allah, sağlıklı uzun ömür versin, doksan bir yaşında. Uzun yıllar Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde hocalık yaptı, RTÜK başkanlığı dahil önemli  görevlerde bulundu.Televizyonlarda, din ve ahlâk üzerine yaptığı konuşmalar çok beğenildi.

Ben 1983 yılında tanıştım. ÖSYM il yöneticisi iken Kastamonu’ya gelmişti. O günden beri dostluğumuz devam ediyor. Şükranla ifade etmeliyim ki, birçok konuda bana referans olmuştur. Dostluğunu kazanmakla bahtiyarım.

Her Ankara’ya gidişimde önce kendisini ziyaret ederdim. Yargıtay hâkimliğinden emekli rahmetli eşi Fehmiye Hanım da Kastamonulu idi. Kısa zamanda ailecek görüşmelerimizbaşladı.

Eğitim Yüksekokulu yöneticiliği yaptığım yıllarda birkaç kez konferansa davet ettik.Her seferinde salon doldu, taştı; dönemin valileri, şehrin bürokratları ve sevenleri dinlemeye geldiler.  Allah ve insan sevgisi, barış, dostluk, hoş görü ve ahlak konularına değindi hep. Özellikle Yunus Emre, Mevlana ve Hacıbektaş Veli gibi tasavvuf ehli fikir adamlarının düşüncelerini ve hizmetlerini anlattı.

Çubukçu Hoca emekli olunca Çubuk’a yerleşti. Kenar mahallede genişçe bir arsa alıp üzerine tek katlı güzel bir ev yaptırdı. Bahçeye elma, armut, vişne, kiraz,üzüm, erik, çam, köknar, ardıç gibi her cins ağaçtan ne bulursa, rastgele diktirmiş. Küçük çaplı doğal bir park olmuş.

Her yıl Haziran sonu veya Temmuz başlarında kendisini mutlaka ziyarete gidiyorum. Geçen hafta, eşimle beraber, sabahleyin yola çıktım. Giderken Çankırı, Eldivan, Şabanözü yolunu kullanıyorum. Viraj çok, inişi çıkışı fazla ama sakin bir yol. Hız merakım da olmadığı için hoşuma gidiyor.

Öğleye doğru vardık Çubuk’a. Bir müddet hal, hatır sorduktan sonra yemek faslı başladı . Allah ziyade etsin,Hoca’nın sofrası ağır olur, ikramların önü arkası hiç kesilmez. Yediklerimiz yetmezmiş gibi, artanlar da‘yolda yenir’ düşüncesiyle poşete konur. Yadırgamayın,Anadolu’nun , tedbir amaçlı bir geleneğidir bu.

Hava çok güzeldi, serin serin esen hafif rüzgâr altında bahçedeki kameriyede oturduk. Yemeğimizi yedik; çayımızı, kahvemizi içtik. Uzun uzun sohbet ettik; din, felsefe, ahlâk, siyaset, ülkemizin ve dünyanın sorunları gibi aklınıza ne geliyorsa her şeyi konuştuk. Zaman zaman kolumuzdaki saat bile ayar istiyor; düşüncelerimiz de böyle. Günümüzde dinle ilgili konular çok fazla gündemde. Bazı meseleler var ki, yetkin kişilerlekonuşmak ihtiyacını hissediyor insan. Sadece ülkemizin değil insanlığın geleceğini de tartışmak gerekiyor. Enerji, gıda, su gibi maddî unsurlar yanında din ve ahlâk gibi, toplumları yakından ilgilendiren soyut konular da çok önemli.

Altı saatlik ziyaret yel gibi geldi geçti;sağlıklı günler dileyerek vedalaştık; tanıyanlara selamlar, sevgiler gönderdi.Bu arada Ses, Mavi Işık, Sevgi Rüzgârı adlı şiir kitaplarını da hediye etti. Mavi Işık’tan seçtiğimSONSUZ başlıklıgüzel bir şiirle yazıyı bitireyim; umarım siz de beğeneceksiniz. Beğeneceksiniz diyorum; zira şiir, bizim bir aynamız, orada kendimizi görüyoruz.

 

Doksan yıl

Gün gibi

Geldi geçti

Mutluyum sandım

Mutluluk da

Bir düşmüş

Şimdi

Ellerim, ayaklarım

Gözlerim, kulaklarım

Bana küsmüş

Gençlik yıllarıma seslensem

Dön gel diye

Uçup gittiler

Dönmezler geriye

Artık

Gecelerim

Uykulu uykusuz

Dilim, damağım değil

Gönlüm susuz

Varacağım yer

Sonsuz

MUSTAFA ESKİ