Sakine Hoca’dan Şerife Bacı sunumu

Prof. Dr. Sakine Esen Eruz, Ankara Hipodromu’nda cumartesi günü yapılan Şerife Bacı Koşusu öncesinde Kastamonu ve Türk kadınının sembol ismini tanıtan, Kastamonu’nun Kurtuluş Savaşı’ndaki önemini vurgulayan akıcı, duygulu ve kapsamlı bir konuşma yaptı.

Prof. Dr. Sakine Eruz’un bilgi-belge niteliğindeki konuşması şöyle:

“Değerli Yarış Severler

Yarışın çok güzel geçmesini diliyorum.

Kastamonu’nun Osmanlı Devleti’ne at yetiştiren sancaklardan biri olduğunu hepimiz biliyoruzdur. Bu açıdan bugünün çok yönlü bir anlamı var.

27 / 28 Eylül’de Kastamonu’da yapılacak ilk Gastronomi Festivalini Kız Meslek Okulu eski Müdiresi, Kastamonu Üniversiteli Kadınlar Derneği Başkanı Sayın Latife Ergün bize tanıttı. Dünya Mirası Kastamonu İnisiyatifi öncülüğünde Valilik ve Belediye Başkanlığı ve farklı kurumların desteğiyle yapılan bu festivalde Kastamonu’nun zengin ve harika mutfağı tanıtılacak. Hepiniz davetlisiniz, Kastamonu sizleri ağırlamaktan mutlu olacaktır.

Şimdi tarihte Şerife Bacı’nın izini sürmeye başlayalım.

Atatürk ve komutanları Mehmetçikle birlikte savaş meydanlarında Türkiye Cumhuriyeti’nin tohumlarını serpiştiriyordu. Atatürk biliyordu, sathı müdafaa ancak topyekun yapılabilirdi. Türk kadınının onu bu yolda yalnız  bırakmayacağına güveniyordu.Gerçekten de adı gibi şerefli bir işte başrol oynayacak nice Şerife kadınlar onu ve bu cennet ülkeyi yalnız bırakmadı.

Yedi düvele karşı açılan bir savaşa sürüklenen Osmanlı Devleti Çanakkale Savaşı’ndan yeni çıkmıştı. Devlet Mondros Antlaşması ile 30 Ekim 1918’te özerkliğini yitirdi ve İtilaf devletleri Osmanlı Devleti’ni paylaşmak için ilk adımı attı. 10 Ağustos 1920’de yapılan Sevr Antlaşması ile Mondros tescillendi  ve Türkiye itilaf devletleri tarafından resmen işgal edilmeye başlandı.

Düşman Kastamonu’yu unutmuştu; sanmıştı ki, bu kara parçası onlar için tehlike teşkil etmeyecek. Oysa hiç de öyle olmayacaktı, Kastamonu başta İstiklal Madalyalı yegane ilçe İnebolu olmak üzere Kurtuluş Savaşı’nı kazanmak için şaha kalkacaktı. İşte bunu bilmiyordu işgal kuvvetleri.

Atatürk’ün bedeni savaş meydanlarındaydı, ancak kulağı İnebolu’dan gelen haberlerdeydi.Karadeniz’in kıyısındaki bu küçük ilçe Türkiye’nin kurtuluşunun temelinin atıldığı yer olacaktı;  Anadolu’ya açılan yegane devasa bir kapıydı İnebolu. Cephane dolu vapurlar kapıyı çalmaya başladığında bu kapıyı açanlar  ilkin İnebolu’nun cesur kayıkçıları oldu.  Her türlü deniz taşıtıyla taşınancephaneyi,İnebolu’nun maharetli kayıkçıları Karadeniz’in çılgın dalgalarını umursamadan korkusuzca karaya ulaştıracaktı.İşte bu kapıdan giren tonlarca cephane 28 Ağustos 1920 ile 3 Mart 1922 tarihleri arasında Kastamonulu kadın, çocuk ve savaşa gidemeyen yaşlı erkekler sayesinde Anadolu’ya sevk edilecekti.

Atatürk Dumlupınar’dan sesleniyordu, diyordu ki,  “Gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da, Kulağım İnebolu’da”. O biliyordu, bir cumhuriyetin ancak bütün halkın seferberliğiyle kurulabileceğini ve kuracağı Cumhuriyetin kadınlarına sonsuz güveniyordu.

70’e yakın cephane yüklü motor, vapur ve gemi İnebolu’nun olmayan limanına demir atıyor,  cephaneler devasa dalgalarla boğuşan kahraman mavnacılar tarafından karaya taşınıyordu. Buradan kadınların sürdüğü  gıcırdayan kağnı arabalarıyla dağ tepe aşılarak Kastamonu’ya, oradan da Ankara’ya ulaştırılacaktı.

En yüksek zirvesi 2000 metreyi aşan Küre Dağları bugün dahi yayalar için geçilmez bir engel teşkil eder. O tarihlerde ise sadece bir kervan yolu vardır bu dağların arasında dere tepe kıvrıla kıvrıla giden. En az üç günde Kastamonu Kışlasına ulaştırılan cephane daha sonra 2500 metre zirveli tepelere ev sahipliği yapan Ilgaz Dağlarını aşacaktır.  Cephanenin ağır toplar da ihtiva eden 25 kalemi bu cesur kadınlar tarafından en kara kışta taşındı.

Dumlupınar Zaferi  30 Ağustos 1922 tarihinde kazanılacak, Büyük Taaruz ise Kocatepe’de 26 Ağustos’ta başlayıp 9 Eylül 1922’de İzmir’de son bulacaktır.

Ve 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Ateşkes Antlaşması ile Türkiye’nin işgal kabusu sona erecektir. 29 Ekim 1923 tarihinde ise Cumhuriyet ilan edilecektir.

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında kuşkusuz canlarını hiçe sayan bu cesur kadınların insanüstü gayretleri vardı. Bu kadınlar en zor koşullarda, ayakları neredeyse çıplak, üstlerinde bir bez parçasıyla geçtiler geçit vermeyen dağlardan. Bu kadınların özverisini bir alıntıyla anlatmaya çalışalım. Yaşlı bir kadın yorganı kağnıda yatan bir bebenin üzerine  değil de mermilerin üzerine örtmüştür, bunu gören komutan kadını ikaz eder.  Yaşlı kadın başını kaldırır, komutanın yüzüne bakar ve der ki : “Kar serpiyor, millet malıdır, emanettir,  nem kapmasın evladım”.

İşte bu İstiklal Yolu’nda bebesini sırtına bağlayan, kağnının bir kenarına yatıran, çocuklarını yanı sıra getiren, çocuklu, çocuksuz genç yaşlı yüzlerce cesur kadın ve bir avuç yaşlı erkek Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini atacaklardır. Sath-ı müdafaa her alanda yapıldığı zaman zafer zafer olacaktır.

Bu kadınlardan biri deSeydilerli Şerife Bacı’dır. Karda kafilesini kaybetmiştir,  binbir zahmetle 1954 yılında elim bir yangına kurban gidecek  Kastamonu’nun devasa kışlasının önüne gelmiş ve canını teslim etmiştir.Kağnı’da otlara sardığı bebeği ağlayacak, asker o zaman farkına varacaktır Şerife Bacı’nın kağnısının. O, İstiklal Yolu’nu aşan bütün bu kadınları temsil eden bir destandır. Bizim de köylümüz olan Duruçaylı Halime Çavuş, çavuş kıyafetini giydiğinde, “gelinliğimi bugün giydim”, diyecektir.Değerli yazar Rıfat Ilgaz’ın da anlattığı bir başka Halime  kadın ise Cide’den kaptan olarak bu mücadeleye katılacaktır.SeydilerliKarabattıNine lakaplı Reşide kadın ise öküzü hastalandığında, kendini arabaya koşacak ve arabayı kendi çekecektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması uğruna Şerife Bacı gibi bütün bu kadınlar bizim bugün bu topraklarda özgürce yaşamamız için“hürriyete gelin” gitmişlerdir.

Şerife Kadınlar, Halime Çavuşlar, Halime Kaptanlar, daha niceleri ve Şadıbey Çiftliğini eşkıyalardan koruyan, 131 alayı köyünde ağırlayan babaannem Saide Esen gibi kadınlar sayesinde biz bu ülkede yaşama hakkını elde ettik. Onlar bu ülkeyi korumak için erkeklerle dayanışma içinde hareket eden kahramanlarımızdır.

Atatürk Türk kadınının Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna katkısını çok iyi biliyordu. 20 Mart 1923 tarihinde Konya’da yaptığı konuşmada şunları söyleyecektir : «Dünyada hiç bir milletin kadını ’ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet gösterdim’ diyemez.»

Yakamdaki Çanakkale Madalyası  Milli Müdafaa’da aktif görev üstlenen iki dönem Kastamonu belediye başkanlığı yapan rahmetli büyükbabam Muzafferettin Esen’e aittir.  Rahmetli dedem alim Reşit Esen ise bu kafileye  çiftliklerdeki bütün teçhizatı ve hayvanlarıbila bedel veren ve kışlaya arazisini hibe eden kişidir.

Atatürk’ün dediği gibi bir millet ancak kadınlı erkekli topyekun, ortaklaşa dayanışma içinde eylemde bulunursa zafere ulaşabilir ve kalkınabilir.

Adı gibi şerefli işlere imza atanŞerife Bacının, Halime Çavuşun, bu cennet ülkeyi yaşatmak uğruna gazi ve şehit olan nice Kastamonulu kadınlarımızın ve bize bu ülkeyi armağan eden atalarımızın aziz ruhları önünde saygı ve şükranla eğiliyorum.

Kastamonu’nun mutfağı harika ötesidir. 27 – 28 Eylül’de Gastronomi Festivaline gelirseniz belki de bu cesur kadınların cesaretini yüreğinizde hissedecek ve bütün bu kadınların da bildiği Kastamonu’nun zengin mutfağını tatma olanağını elde edeceksiniz. Hepinizi bekliyoruz.

Teşekkür ediyorum.  ”