Şevval Kasım’a büründü…

İnebolu’nun ve Karadeniz’in en güleç yüzü şimdi mutlu bir sonsuzluk denizine yelken açtı

Yaşamıma dair sevdiğim birçok şey bir insanın yaşamın da, uğraşıların da, emeklerin de vücut bulmuştu. Kendisi yapamadığım, olamadığım ama elbette ki imkânlar dâhilinde olup da benim ütopyalarım olanların sahibi, uygulayıcısı ve kendi hayallerinin Don Kişot’u olarak masallarını gerçek kılandı.

En başta yaşama, ekmeğe, hayata, mesleğe… sonra asla vazgeçmediği denize, tekneye, Şevval’e ve yaşadığı kente olağan yükümlülüklerin dışında bir şeyler daha sunmaya adanmış bir yaşamdı.

O yaşamın sahibi Mustafa Yaşar’dı… Emekli bir memur olmasına karşın, deniz aşığı, tekne yapımcısı bir usta ve sanırım kentimiz kıyılarının ilk ve tek turizm belgeli teknesinin (Şevval) sahibiydi.

2012 yılında gazetemizin sayfalarına taşımıştım kendisini, “Bizim Çağın Seyyahı” başlığı altında. Kısa da olsa yaşamı, emekleri ve denize olan aşkı Şevval ile…

Bizim çağın seyyahı derken, her bir yanı insanoğlu tarafından fethedilmiş dünyada zamanın saatini ters çevirip yüzyıllar öncesine ait tekniklerle yeniden yarattığı teknesi Şevval ile Anadolu kıyılarını dolaşan bir maceraperestten bahsediyordum.

O dönem, yani 2012’de şöyle demiştim Mustafa Yaşar’ın seyyahlığına dair:

“Hani taa antik çağlardan 1900’lü yılların başına gelene dek kâh karadan kâh denizden yapılan zorlu yolculuklarla dünyayı tanımanın, halklarla kaynaşmanın serüvenidir seyyah olmak. Ya azgın dalgalarla boğuşursunuz dilini bilmediğiniz coğrafyalarda ya da bir katır sırtında eşkıyaya kaptırırsınız varı yoğu. Her türlü zorluğa rağmen de meraktır insanı bilmediği topraklara süren, öğrenmek içgüdüsüdür ve gördüklerini yazıp aktarabilmektir seyyah olmak.

Ama bugün ne zordur değil mi seyyah olmak.

Ulaşımın kolaylığı, her yere gidebilme özgürlüğü, bilginin yoğunluğu, bilinmeyenin neredeyse kalmamışlığı ve özellikle de ayak basılmamış yer kalmaması…

            İşte bu nedenlerle her yola çıkan seyyah mıdır diye sormalı. Ama bu şartlara rağmen yüreğinde bir yenilik, dimağında bir amaç taşıyarak ve bir de hani öyle herkesten farklı bir şekilde yola çıkanlara seyyah denilebilmeli…”

***

Otoriter gibi görünüp gözlerinin içi gülen, aslında bir bilgi deryası olan ve denizden söz açılınca kimsenin durduramayacağı kadar konuşkan olan bir ağabeyimizdi Mustafa Yaşar…

Yıllarca PTT’nin bir çalışanı olarak hayata emek verdikten sonra, emekliliği ile çok sevdiği denize istediği gibi kavuşmuş biriydi.

Şevval isminde bir tekne yapmış, o tekne ile Anadolu’nun neredeyse tüm kıyılarını dolaşmış, üzerine kent turizmine katkı sunmak için teknesi için turizm belgesi almıştı…

Mustafa Yaşar’ın hayallerini ve emeklerini ortaya koyarken bunu aynı zamanda turizme de yönlendirmiş olması çok önemliydi. Çünkü bir turizm kenti iddiasındaki Kastamonu’nun deniz-sahil turizmi alanında çok gerilerde olduğu aşikâr. Ama işte Mustafa Yaşar’ın yapmış olduğu iş bu açıdan büyük bir boşluğu dolduruyordu.

***

Şevval… Mustafa Yaşar’ın denizle olan aşkının tamamlayıcısı idi. O Karadeniz’i mavisiyle, güzelliğiyle şenlendiren bir tekne, hatta gerçek bir kişilik sahibi denizkızlarının başka bir şekilde vücut bulmuş hali kadar narindi…

Yine 2012’de Şevval’i ve ustası Mustafa Yaşar’ın emeğini tanımlarken:

“Farsça, “Kasım” anlamına geliyor ve çoğu kez de sonbahar anlamında kullanılıyor Şevval… Bir diğer anlamı da Hicri Takvime göre 10’uncu ayın ismi ki, Ramazan ayından sonra gelip, ilk üç günü bayram olarak kutlanıyor. İşte bu yüzden Şevval, bana göre hazandan çok, Bahr-i Kara’nın üstündeki bir bayram coşkusu kadar ışıltılı bir tekne.

Diğerlerine benzemeyen dedim. Çünkü Şevval, neredeyse 2 bin yıldır Karadeniz’de ve özellikle de İnebolu’da yapıldığı bilinen ancak son yıllarda kullanılmayan ve yapılmayan geleneksel İnebolu Çektirmesi tipinde bir teknedir.  Hani, şu Milli Mücadele’de limansız İnebolu’da, çılgın Karadeniz dalgaları arasında onca yükü, cephaneyi, insanı bir tanecik bile hasar, hata olmadan kıyı çıkaran çektirmelerden. Hani, İnebolu’nun o meşhur yumurtaları ile elmalarını onca yere götüren çektirmelerden…” demiştim…

Şevval,  Meşe ve Kestane kerestelerinin yığma tekniğiyle yapılamasıyla ortaya çıkmıştı. Ancak Mustafa Kaptan 1930’ların stilinde Latin Yelken Sistemini de eklemişti bir farklılık olarak. İçinde ise 3 yatak odası, bir salon ve bir de mutfağı var Şevval’in. 14 metre boyunda, 4.5 metre genişliğinde ve 2.75 yüksekliğindeki (omurga üstünden tabi ki)  Şevval’in yapımına 2005 yılında başlanmış ve 2007 ye kadar aralıklarla ama sonrasında kesintisiz bir çalışma ile 2010 yılında bitirilerek denize indirilmişti. Denizle buluştuğundan beri ise İnebolu’nun o siyah beyaz fotoğraflarında gördüğümüz heybetli çektirmeler gibi İnebolu’nun Limanını süslüyordu Şevval.

***

Yaklaşık on gün önce İnebolu’daydım… Şevval’i çekmişlerdi kıyıya; belli ki denizden, o aşığı olduğu Karadeniz’in dalgalarından uzak kalalı uzun zaman olmuş, karanın kasveti ile mahzunluğa bürünmüştü… Yanyana durduğu birçok tekne içindeki heybetine karşın özlem dolu bir çocuğun masumiyeti ile hüzünlenmişti…

Çünkü sahibi, babası, ustası, kaptanı Mustafa Yaşar’ın ne elleri değiyordu pruvasına, ne sesinden bir martı kanadına yüklediği türküsünün namesi dümenine uzun zamandır…

Amansız bir hastalıkla savaştığını da biliyordu ki her ne kadar uzun zamandır denizin tuzunu ruhuna çekemese de aynı Mustafa Kaptan gibi başını bir an için olsun eğmiyordu…

Yaklaşık 1,5 ay önce konuşmuştuk telefonda Mustafa Kaptan ile… Sesi o kadar güçlü, o kadar umutluydu ki. Hayata bir başka sarılmış ancak gerçeğini bilse de onunla dalga geçecek kadar da her zamanki esprili halini koruyordu… Ama işte gerçekten kaçamadık hiç birimiz… Hafta sonu gelen üzücü haberle İnebolu’nun kıyısında, Karadeniz’in yellerinde sahipsiz kalmış hüznüne ortak olduk… İlimizin bir güzel insanını daha Karadeniz’in karasına, martının beyazına, Şevval’in mavisine gömdük…

***

Deniz kadar güzel bir insandı Mustafa Yaşar; deniz kadar da engin… Böyle olunca insan, onu matemlerle değil şiirlerle anmak gerekiyor… O yüzden son sözü şiirlere bırakıp, Karadeniz’in dalgalarının sonsuzluğuna karışan Mustafa Yaşar’ı tanımış olmanın kıvancını taşıyorum.

Teknenin Ölümü/M.C. Anday

Kara yakındı önce, hem çok yakın,
Elimi uzatsam tutardı.
Yıldızsız teknemdi inip çıkan gece,
Kurumuş gece, kum, kömür, arduvaz…
Kara yakındı önce, hem çok yakın,
Denizleyin inip çıkan önümde
Bir tanrının atardamarı.

Sarhoş Gemi/A.Rimbaud

O zaman gömüldüm artık denizin şiirine
İçim dışım süt beyaz köpükten, yıldızlardan;
Yardığım yeşil maviliğim derinlerine
Bazen bir ölü süzülürdü, dalgın ve hayran./…
Ben sizinle sarmaş dolaş olmuşum, dalgalar,
Pamuk yüklü gemilerin ardında gezemem;
Doyurmaz artık beni bayraklar, bandrılar;
Mahkum gemilerinin sularında yüzemem.

 

 

MURAT KARASALİHOĞLU