Sorunumuz “Küre”sel!

“Bir başka zamanlardı…
Sözün hüküm sürdüğü…
Sözcüklerin…
Bu şehrin suskunluğunu bir baştan bir başa yırtabildiği zamanlardı yani…
Sahici zamanlardı!”
Gazetemizin kurucularından, şair ve yazar Siyami Özel’in…
Benim “Siyami Amcam”ın… Kastamonu’nun sorunlarının ağırlığını taşımaktan yorgun düşen yüreğinin susuşunun 30. yılı dolayısıyla kaleme aldığım yazıya böyle başlamışım sekiz yıl önce…
“Sahici zamanlar” demişim…
İnsanın, hayata daha insanca bakabildiği…
İnsanın, “mutluluğundan usulca bir dilim kesip birilerine verdiğinde içinin içine sığmadığı” zamanları anlatmaya çalışmışım…
Ve eklemişim:
“Ne çok şey değişti onsuz geçen otuz yılda…
Hem Kastamonu’da, hem dünyada ne çok şey değişti.”

● ● ●

O yazıyı yazarken, “değişim”in bu boyutlara ulaşacağı aklımdan geçmemişti.
Gün gelecek söz hükmünü yitirecek…
Gün gelecek Kastamonu, kendisini ilgilendiren önemli bir konuda bile “dut yemiş bülbüle dönecek”…
I-ıhh…
Doğrusu aklımdan bu kadarı geçmemişti!
Küre diyoruz…
Pirit diyoruz… Kobalt diyoruz…
1.2 milyar dolarlık yatırım gitmiş diyoruz… 1.200 kişilik doğrudan, 5.000 kişilik dolaylı istihdamı göz göre göre kaçırmışız… Mardin’e, Mazıdağı’na kaptırmışız diyoruz…
Teşvik diyoruz…
2012’den itibaren yerimizde saymışız diyoruz…
Lâf arasında sarf edilen “mahcup” iki-üç cümlenin dışında “topa giren” yok.

● ● ●

Yerel seçimler yaklaşıyor ya…
Tasa büyük…
“Sen mi aday olacaksın, ben mi?”
Merak ediyorum…
Yerele ilişkin ne konuşacağız Allah aşkına?
Kendirim?
“Sembolik üretimle yetineceksin. O da ruhsatla.”
SEKA’m?
“Çoktaaan sattım gitti.”
Pancarım?
“Desteklemem. Bildirdiğin kadar ekebilirsin”
Fazla ürün alırsam?
“Almam.”
Şekerim?
“Fabrikanı saattım satıyorum.”
Otomobil fabrikası dediydin?
“O neydi.”
Piritim, kobaltım?
“Dağa gittiii…”
Ne dağı?
“Mazıdağı!”

● ● ●

Neyi konuşacağız sahi…
Cevherimize, ürünümüze, kentimize / kendimize değer verilmesini beklemek en doğal hakkımız değil mi?
Sakın “kafayı Küre’yle, piritle, kobaltla bozdu”ğumuzu sanmayın…
Konu, dünyamızın bugünkü hal-i pür melâlinin tipik bir göstergesi.
Yazmayanı, yazanı…
Susup arkasını döneni…
“Aman ben bulaşmayayım da ne olursa olsun” diyeni…
Uzaktan bakıp kıs kıs güleni…
Ellerini ovuştura ovuştura keyif çatanı…
Çaresizliğin ve sahipsizliğin gözyaşlarını içine akıtanıyla…
Otuz iki kısım tekmili birden bu “sorun”un içinde…
Yani…
Ne kadar yerel de baksak…
Sorunumuz bütün boyutlarıyla “Küre”sel!