Tosya’daki Yeraltı Şehri

Yerel tarihçi H.İbrahim BÜYÜKACAR’ın, kurtarma kazısı başlatılan bölgeyle ilgili olarak sosyal medya hesabında geçmişte kaleme aldığı bilgilendirme yazısı...

Merhaba memleket sevdalıları.

Bu bölümde sizi zaman tünelinde geçmişe, binlerce yıl öncesine götüreceğim.Yeraltında unutulmaya terk edilmiş, ama tüm bu vefasızlıklara rağmen ayakta durabilmek için direnen yeraltı şehri…

M.Ö 2000’li yıllarda Hititler savunma amaçlı olarak kendilerine güvenilir kaleler inşa ettiler. Yaşamlarını ise küçük krallıklar halinde bu kale evlerde mağaralarda idame ettirdiler. O zamanlarda kabileler arası savaşlara sıkça rastlanıyordu.Güvenlik birinci öncelikti.Bu nedenle Mısır piramitleri kadar mükemmel olmasa da günümüzde hâlâ ayakta durabilen yaşam alanları oluşturdular kendilerine. Günümüzde çeşitli adlarla anılan bu yerlerden Tosya İlçesinde Bulunan “GAVUR EVİ” bizim bugünkü araştırma konumuz.Maalesef bugüne kadar sadece arkeolog Ahmet Gökoğlu tarafından 1952 yılında kısa bir araştırma yapılmış daha sonra bu konuda araştırma yapan çıkmamıştır.Tosya’nın güneyinde Çüşçüş Kışlası mevkiinde sarp bir kayaya oyulmuş. Devrez suyunun tarihe meydan okurcasına kavis yaparak geçtiği bu yapının güneyinde Devrez’e bakan kısmında bir odacık bulunmaktadır.Bu odacığın giriş kapısı dikdörtgen şeklinde olup aynı şekilde iç kısmıda dikdörtgen şeklindedir.Tavanı düzdür ve odanın iki yanında ölü sedirleri bulunmaktadır.

Ama bu yapıyı ilginç kılan yer aslında burası değildir.Bu mezar odasının arkasında büyük bir tümülüsü andıran bir yerleşke vardır.İlk bakışta burası gerçekten eski Hitit ve Roma dönemlerinde yapılan Tümülüsleri andırsa da böyle olmadığı hemen anlaşılıyor.Bir çok soru işaretini bünyesinde barındıran bu yerleşke mükemmel bir şekilde inşa edilmiş bir yeraltı şehrinden başka bir şey değildir.

İçinin birkaç kat şeklinde inşa edildiği belli olan bu yerleşkenin salon kısmı büyük kerpiçlerle örülmüş oval bir kubbe ile çevrilmiştir. İçte bulunan odalar ise kayaya oyma şeklinde yapılmıştır. Temiz içmesuyu elde etmek amacı ile yerleşkenin üst kısmına küçük yağmur olukları oluşturulmuş, bu sayede hem kalenin iç kısmına yağmur suyu sızması engellenmiş hemde temiz su elde edilmiştir.

Ancak kalenin kuzeybatısında bulunan sunak(tapınağın içinde ya da yakınında bulunan, tanrılara sunulan adaklar için kullanılan, genellikle taştan yapılmış öğe) çok ilginçtir.O yıllardaki inanış gereği, bol yağmur ve bereket vermesi için tanrılara bakire bir kız kurban edilmesi geleneği vardı.Kuraklık vede kıtlık olan zaman dilimlerinde tanrıyı hoşnut etmek amacı ile önce ayinler düzenlenir daha sonra bu ayinlerde ellerine kına yakılan ve güzel elbiselerle giydirilen bakire kızlar sabah şafak vakti güneş doğmaya başladığı zamanlarda tanrıya kurban edilirdi.Bu sayede tanrının onlara merhamet edeceği düşünülürdü.Zamanla yıpranmış olan bu sunakta baş koymaya yarayan boyunluk hâlâ sağlam duruyor.

Burada yaşayan insanlar geçimlerini tarım vede hayvancılıkla sağlıyorlardı.Bu bölgede yaklaşık 10 bin kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Bu yeraltı şehrinin güney kısmında Devrez vadisinin altından karşıda bulunan sulu tarım arazilerine açılan yaklaşık eni 4boyu ise 4.5 metre olan 70 derece eğimli 54 basamaklı dik bir kaya tüneli bulunmakta.Bu kaya tünelinin çıkışından yeraltı şehrinin girişine kadar kayalara oyulmuş olan o merdiven basamaklarının ne kadar büyük emeklerle yapıldığı görenleri hayrete düşürecek kadar mükemmeldir.İnsanı düşünce sarhoşluğuna ve binlerce yıl öncesine götüren bu yapı hakkında aklıma gelen ilk soru şu oldu: “Acaba bu yapı kaç yılda, kaç kişi tarafından yapıldı?’’

Bu tünelin yaklaşık olarak 300 metre aşağısında bir köprü kalıntısına rastlıyoruz.Kastamonu Müze Müdürü Ahmet Gökoğlu bu köprünün orada bulunmasını burada kalabalık bir topluluğun yaşadığının vede Bağdat yolunun buradan geçmiş olmasına bağlamaktadır. Zaten bu yeraltı şehri etrafında binlerce toprak kabın bulunması da bunu doğruluyor.

Eğer burada bu 10 binler yaşadıysa, ki yaşadıkları tahmin edilmektedir,bunlara ait ev kalıntıları ve temeller neden yoktur?İşte bu sorunun birtek cevabı vardır: Bu insanlar yeraltı şehrinde yaşamışlardır.
Bu kayanın 2 kilometre kuzeyinde bir tümülüs içinden çıkarılan mermer lahitli kral mezarı muhtemelen bu şehirde yaşayan halkın kralı idi.

2 bin yıl boyunca tüm bu halklar barış içerisinde yaşadılar. Nessa göçleri arttıkça, yerli halklar Anadolu’nun yönetimini bu topluluğa terk ettiler. Onlar da tüm kadim kavimlerin inançlarını, dillerini ve kültürlerini tanıdılar. Ancak, M.Ö 1000’li yıllarda tüm Hitit diyarında düzen bozuldu ve güneyden genç bir kavmin akınları başladı. Bu topluluk, İç Ege’de doğan, Bilecik-Eskişehir yöresinde büyüyen ve Angora’yı (Ankara) kuran Frigler’di.

Frig akınlarıyla Hitit birliği bozulunca Anadolu’nun bir arada yaşamaya alışkın toplumları yeni yeni birleşmelere gitti. Ve böylece Hitit sonrası toplumlarını meydana getirdiler. Bunlardan birisi de Çankırı-Kastamonu-Sinop hattında uzanan Paflagonya halkıydı. Dağlık bölgelerde, zor koşullarda yaşamaya alışkın insanların oluşturduğu bu topluluk, dönemindeki diğer komşularından çok daha uzun süre, 900 yıl varlığını sürdürdü. Roma Helenepontus orduları bu bir avuç savaşçı karşısında yaklaşık 100 sene başarı elde edemedi. Ancak M. Ö 1. yy içerisinde bu kadim halk arkasında pek çok soru işareti bırakarak tarih sahnesinden silindi. Roma orduları Paflagonya’yı işgal ettikleri sırada her yeri yakıp yıkarak kendi medeniyetlerini kurdular.İşte o dönemde Roma ordularına karşı bu yapıları korumak amacıyla dış yüzeyleri toprakla kapatılmış ve doğal tepe görüntüsü verilmeye çalışılmıştır bu tür yerleşkelere.

Ama garip olan bir şey varki, bu yeraltı şehrinin duvarlarında yazı ya da resme rastlanmamaktadır.Bu da, söz konusu yerleşkenin Palalar’dan daha önce yaşamış olan ilkel kavimler tarafından inşa edilmiş olabileceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.Ayrıca burada şehrin kuzey batısında bulunan mezarlarda kesme taşların değilde normal kayaların kullanılması ile lahitler oluşturulmaya çalışılması bu görüşümüzü güçlendirmektedir.

İnsanı düşünmeye sevkeden bu tarih yuvası yer hakkında hiçbir arkeolojik çalışma yapılmamış olmasıdır. Ve de bu alanın turizme açılamaması büyük bir kayıptır.

H.İbrahim BÜYÜKACAR