Türkiye Amerika ilişkileri

18

Irak ve Suriye krizleri Amerika ile aramızda soğuk rüzgârlar estiriyor. Kısa cümleli açıklamaların sonu “nokta” sözüyle bitiyor. Bu tür ifadelere diplomatik dilde pek rastlamaz. İlişkiler ne kadar bozulsa da diplomasin kendine özgü bir esnekliği olur. Bugün gergin olan ilişkiler yarın düzelebilir. İster beşerî, ister uluslar arası olsun dostluklar ve düşmanlıklar ebedî değildir.

Amerika ile ilişkilerimiz 1830’da imzalanan Seyr ü Sefain ve Ticaret Anlaşması ile başladı. 1831’de David Porter İstanbul’a maslahatgüzar olarak atandı. Sefaret 1834’de elçilik düzeyine çıkarıldı. Akabinde Erzurum, Sivas, Trabzon, Harput, Mersin, İzmir, Halep, Bağdat, Beyrut ve Kudüs’e konsolos atadılar. Biz de 1850 başlarında Boston ve New York’ta konsolosluk, 1867’de Washington’da elçilik açtık.

I. Dünya Savaşı başlayınca bizim elçi ABD’den, onlarınki de 1917’de İstanbul’dan ayrıldı. 1927’de geçici bir anlaşma ile diplomatik ilişkiler yeniden kuruldu; J. C. Grew ABD elçisi olarak Ankara’da göreve başladı. Roswelt’le birlikte ikili ilişkiler tekrar canlandı.

ABD 1946’dan itibaren Türkiye’nin toprak bütünlüğü ile ilgilendi. Zira Rusya Türkiye’den toprak, Boğazlardan üs talep etti. Bunun üzerine Türkiye, ABD ve İngiltere’nin desteğini almak istedi. Truman da Rusya’nın yayılmacı siyasetinden endişe duydu.

Rusya’nın, Avrupa, Balkanlar ve Orta Doğu’da güçlenmesini istemeyen ABD, Truman Doktrini ve Marshall Planı’nı devreye soktu, Avrupa ile ticareti artırdı. Yunanistan’a 300, Türkiye’ye de 100 milyon Dolar yardım başlattı.

1823’de kabul edilen Monreo Doktrini geregince ABD, savaş sonrasında Avrupa’dan çekilmişti. Ancak İngiltere, Fransa ve Benelüks devletlerinin oluşturduğu Batı ittifakın Avrupa’yı Sovyetlere karşı koruyamayacağı kısa sürede görüldü. Bunun üzerine ABD’nin de katılımıyla 1948’de NATO kuruldu, Türkiye 1952’de üye oldu.

1950’de DP iktidara gelince Türk-ABD ilişkileri gelişmeye başladı. 1954’de önce Celal Bayar, sonra Adnan Menderes ABD’yi ziyaret etti. Ne var ki Türkiye’nin istediği kredilere ABD sıcak bakmadı.

Orta Doğu’nun özel durumu nedeniyle 1957’de Eisenhover kendi adıyla anılan planı devreye soktu, hatta 1959’da Ankara’ya geldi.

Kredi olayından sonra ABD’ye karşı DP iktidarında bir soğukluk başladı. Bundan dolayı Türkiye’nin Rusya ile ilgilenmesi ABD’yi rahatsız etti. 27 Mayıs darbesinin arkasında ABD’nin olduğuna dair çeşitli rivayetler dolaşıyor.

1960’daki Küba kriziyle ikili ilişkiler önemli ölçüde yara aldı, güvensizlik başladı. 1964’de Kıbrıs’a yapılması planlanan çıkarma harekâtında ABD’nin aldığı tavır ve başkan Johnson’un, NATO silahlarının Türkiye tarafından kullanılamayacağına dair sert mektubu ciddi anlamda kırılma yarattı. Hele 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra başlayan ambargo, ABD aleyhtarı havayı daha da güçlendirdi. Buna sözde Ermeni soykırımı iddiaları karşısındaki tutumları da eklenince ABD’ye olan güven hepten sarsıldı.

Adnan Menderes gibi, Demirel hükümetlerinin de Rusya’ya karşı bir yakınlaşması görülür. Bunun neticesinde Seydişehir Alüminyum, Bandırma Asit Sülfirik, İskenderun Demir Çelik ve Aliağa Petrokimya tesisleri yapıldı. ABD’nin bundan hoşlandığı söylenemez. 12 Eylül 1980 darbesinin arkasında ABD’nin olduğuna dair kuvvetli bir inanç kamuoyunda mevcuttur.

Buraya kadar olanlara ilaveten 1991’de başlayan Körfez krizi, Çekiç Güç ve 2003’deki Irak işgaliTürkiye’de ABD’ye karşı çok ciddi bir güvensizlik meydana getirmiştir. ABD’nin, bölgeyi önce istikrarsızlaştırma, sonra da küçük kantonlara ayırma politikası halen devam ediyor. Arap Baharı diye başlatılan, güya Orta Doğu’ya demokrasi getireceği söylenen proje tam bir felaketle sonuçlandı. Libya, Yemen ve Suriye’nin vaziyeti meydanda. Binlerce insan ülksinden ayrıldı, perişan oldu.

Bugün görünen şu: ABD, Kuzey Irak’ta oluşturduğu bölgesel Kürdistan’ı Akdeniz’e bağlamak için doğu-batı ekseninde Suriye’nin kuzeyinden bir koridor açmak istiyor. Muhtemeldir ki bu koridor gelecek yıllarda Türkiye tarafına genişletilecektir. Türkiye buna izin vermeyeceğini Fırat Kalkanı harekâtıyla gösterdi ve ABD’nin oyununu bozdu. ABD; DAEŞ’ı bahane edip YPG ve PYD’ye destek veriyor. Türkiye, PKK’nın arkasında ABD’nin olduğunu biliyor. Yakalan silahlar bunu açıkça gösteriyor. Üst düzey şikâyetlere bakılırsa mızrak artık çuvala sığmıyor.

ABD Suriye konusunda Türkiye’yi yalnız bıraktı, sonuç ortada. Bunda bizim de hatalarımız oldu. Rusya bugün bölgede oyun kurucu durumda. Akılcı politika; Türkiye, İran ve Rusya’nın bu bölgede işbirliğini gerekli kılıyor. Üç devlet, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda mutlaka ittifak etmelidir. Bu doğrultuda çalışmalar görülüyor ama oyunu bozanlar çıkacaktır. Parçalara ayrılmış Irak ve Suriye toprakları, bölgedeki istikrarsızlığı daha da artırır; yeni oluşumlar ve sıkıntılar yaratır. Bundan öncelikle Türkiye ve İran zararlı çıkar. Esasen Irak ve Suriye’den sonra sıranın Türkiye ile İran’a geleceğini görmek için kâhin olmaya da gerek yok.

Elbette her ülke kendi çıkarlarını düşünecektir. Türkiye, ABD ve Avrupa’ya karşı düşmanlık veya önyargı içinde değildir. Tam aksine ilişkilerini sağlam zeminlerde, gerçek dostluk çerçevesinde yürütmek istiyor. Batılılar da bilmeli ki, ittifaklar karşılıklı menfaat ve güven dahilinde çalışır.

1990 sonrası Rusya ile ilişkilerimiz gelişiyor. ABD’nin bundan memnun olduğunu hiç sanmam. Uçak krizi ve elçi suikastı, ikili ilişkileri baltalamak isteyenlerin kirli oyunu. Son günlerde artan terör de bu oyunun bir parçası.

Suriye ve Irak eksenindeki iç ve dış olaylar, ekonomideki gelişmeler, Türkiye’nin köşeye sıkıştırılmak istendiğini gösteriyor. Böyle zamanlarda birlik ve beraberliğimizi daha çok güçlendirmeliyiz. Ancak siyasetin dili yumuşamalı, kucaklayıcı olmalı.

PAYLAŞ