Cumartesi, 20 Aralık 2014

MUSTAFA AFACAN

Nasrullah

Köprüsü var…
“Kambur” ettik.

Meydanı var…
Dükkan yaptık.

Şadırvanı var…
Kastamonu açmadı, Urfa yaptık.

Sağını solunu…
Asfalt yaptık.

Yapa yapa…
Devire devire geliyoruz.

Elimize düşen yandı alimallah…
Hiç şakamız yok, gözümüze kestirmeyelim yeter.

Yeter ki proce’den haber ver sen proce’den…
Uydurduk mu punduna, gerisi kolay.

“Has Sit’tir” diye diye…
Dünyada bulunmaz, tarihi ile koca ABD boy ölçüşemez, estetiğiyle ilimize has meydandan, geriye kala kala elde bir cami kaldı.

Kalabildiği kadarıyla kaldı o da…
Burnunun üstüne yumruk yemiş ayna gibi, çatladı dört bir köşesinden. Asırların kederi, yükü, yaşı; çizgi çizgi yansıdı emektar yüzüne.

Umalım ki çatlaklar sadece yüzeyde kalsın…
Gönlüne, daha derinlere işlememiş olsun.

Derzler boşalmış, ahşap çürümüş…
Drenaj yok, yosun bağlamış hep duvar dipleri.

Kanal var güya, eğim yok ama…
Biriktirdiği ile kalıyor sulu seli.

Kubbedeki kurşunlara epeydir bakılmamış…
Bilemiyoruz o nedenle; sağlam mı, çürük mü?

Daha yürek parçalayanını söyleyim…
Dikkat edin siz de, kubbelerin altına kim bilir kaç sene önce bir makyaj çekelim demişler, sıvamışlar dört bir tarafını, öylece bırakıp gitmişler.

Altı tuğla…
Üstü sıva.

Gecekondu desen…
Kireçten de olsa boyası olur en azından.

Meydana asfalt yakışır

Dış mekanı bitirip…
İç mekana öyle geçelim isterseniz.

98’lerde, zamanın Özel İdare’si, şadırvanı Kastamonu’ya yakışır elden geçireyim demiş anlaşılan…
Tamca geçirmiş, siparişi verdiği gibi Urfa’ya, kamyon kamyon taşı getirmiş.

Altı Örencik, üstü Urfa olunca…
Ankara’dan gelen uzman, şaşkınlıktan az daha sırtaşağı gelmiş. Kolonya filan koklatmışlar da, öyle kendine gelebilmiş. Etme, gitme, bugünkü hali düzeltilebildiği kadarıyla düzeltilebilmiş, Karadeniz’de Güneydoğu havasından kurtarılabilmiş hali.

Neyse…
Şadırvan iyi de, etrafını ve boylu boyunca tüm meydanı saran parkelerden şikayet var ama.

Tam oturmuyor…
Bahar aylarında arasına doluşan yağmur suları, üstüne bastığında insanın üstüne “foş” ediyormuş.

Batıyormuş üst baş…
Hanımdan yediğin fırça da cabasıymış.

“Ahh şu parkeler değişse” şikayetini duyup da…
Yetkili makamlara bildirmemek olmaz.

Cemaat istiyor…
Efeysen yapma.

Teknik adam değilim…
Kıt aklımla söyleyim, aklı vermek gibi olmasın ama, meydana asfalt yakışır!

Işıl ışıl olur…
Yaz aylarında hoş bir koku verir.

İç mekan

Saydım, yeni baştan bi daha, saydım…
İnanmazsınız, içeride 14 tane hoparlör var.

Gövdem gibi gibi…
Serpiştirilmiş dört tarafa.

Beş yüz yıllık binada ayıp olur düşüncesi hiç yok maşallah…
En ufak gizleme derdi güdülmeden, ortaya ortaya konulmuş.

Sütunlardan sarkıyor…
Gözünün içine içine giriyor.

Sesine güvenmiyorsan, 14 hoparlör n’eylesin...
Yetiş Bilal-i Habeşi yetiş.

Uyarayım…
Daha yeni, 200 uzman üzerinde çalıştı, gazetelere bakılırsa, Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camisi’nde kavanozlarla sağladığı akustiği, şimdi hoparlör üstü hoparlörle sağlayamıyorlar haberiniz olsun.

Minber derseniz…
Nasrullah Camisi’nin asaletini estetik ve malzeme olarak yakalayamamış. İç mekandaki diğer ahşap objeler ile de arasında en ufak bir bağ yok.

Üzerindeki bezemeler ise…
Müslümanların içine kurt düşürecek cinsten. Hele, pireden nem kapacak hassasiyettekilere, sağ kafaya namazı tamamlatmaz, açık söyleyim.

Hele bir sütun bezemesi var ki akıllara ziyan

İlk görüşte vuruldum…
Dondum kaldım öylece.

Akıllara ziyan bir rastlaşma olsa gerek…
Osmanlı Camisi’nde Yunan, Roma mimarisinin etiketini görmek.

Mihrabın üstünde…
Sağında ve solunda iki sütun bezemesi yer alıyor.

Tek sütun olsa yine iyi…
Üstte, antik Yunan ve Roma mimarisinde sütün başlıklarının hemen üzerinde yer alan ve görevi sütunları birbirine bağlamak ve daha üstte yer alan bölümün ağırlığını sütunlara eşit olarak dağıtmak olan, “Arşitrav” bile var.

Hem de klasik…
Yumurta şekilli süslemeleri ile beraber.

İyi de Yunan-Roma figürü, Osmanlı’da, hele hele İslam dinine ait bir yapıda ne arıyor?...
Cevabını illa Nasrullah Camisi üzerine bilimsel çalışma yapanlar vermiştir, cahilliğimi mazur görsünler, okumadığım için bilmiyorum.

Tümevarım yaptım kendimce…
Sütun bezemeleri, caminin genişletildiği dönemde yapılan bölümde yeralıyor. Mihrabın üstünde yani. Camiyi esaslı oranda büyütme çalışmaları 1750’li ve 1870’li yıllara denk geliyor. Özellikle, 1750’li yıllarda, Aşirefendi ve Münire Medresesi gibi yapıları da yaptıran Reisül Küttab Mustafa Efendi, Nasrullah Camisi’ne mihrab kısmındaki eklentiyi yaptırmışsa, bir ayağı İstanbul’da olan Reisül Küttab’ın, hünerli ustaları İstanbul’dan ilimize getirmesi büyük olasılık.

Çünkü…
Sütun ve arşitravdan oluşan bezemede, yanlış bir tek fırça izi bile yok. Dört dörtlük bir çalışma. Hal böyle olunca, “yerli” işi olmadığı, Başkent tandanslı bir üstat elinden çıktığı insanın aklına geliyor hemencecik.

E diyeceksiniz ki, “Usta, İslami bezemeler yapacağına ne diye elin keferesinin icatlarını çizmiş?”…
Ah bilsem.

Yücebıyık’ın final projesi

1998’de…
Nohut oda, bakla sofa kadar, düzayak bir binada kurdu. Bugün, apartmanın tepesinden bakıyor.

Hanlar, hamamlar, medreseler, bidünya ecdad yadıgarı ayakta kalmak için birbirlerine sarılmış ağlıyordu…
Elinin uzandığı, bugün şen şakrak.

14 senede, birbuçuk’u da sürgünde olmak üzere…
111 restorasyon yaptı.

Bi o kadarının projesi de hazır…
Ödenek bekliyor.

Nasrullah Camisi restorasyon projesi örneğin…
Taa 2005’den beri cepte, hazır bekliyor.

Eskinin parasıyla 21 trilyonla, titizlene titizlene, 42 trilyonluk iş yaptı…
Devleti savuna savuna, bir kör kuruşu hesap ede ede, yeri geldi, en kötü adam oldu.

Yılmadı, restore ede ede, tarihi ayağa kaldıra kaldıra, dört koldan, merkeze geldi…
Küçükler, ortancalar bitti; sıra şimdi en büyüğünde.

Final…
Nasrullah Camisi restorasyonu ile.

Yorum Ekle