Hicran yarası

Kelimenin sözlük anlamı; ayrılık, unutulmaz acı, keder demek. Şiirlerde, şarkılarda daha güzel anlam ifade ediyor. Söz gelimi Orhan Veli şöyle yazmış:

“Başıma da konuyor aman martı kuşları,
  Gözlerimden boşanır hicran yaşları”

Yazıya neden “hicran” sözüyle başladığımı merak edebilirsiniz. Herkesin gönlünde yatan bir aslan olduğu gibi, yüreğini yakan hicran da vardır mutlaka. Özlersiniz ama ulaşamazsınız; zira elinizden kayıp gitmiştir bazı güzellikler, hiç dönmemek üzere.

Bugün 16 Mart; Türk eğitim tarihinde çok önemli bir gün. Yarım asır öncesine kadar bir değer ifade ediyordu, ne yazık ki bugün unutuldu gitti. İstanbul’da ilk öğretmen okulu 16 Mart 1848 tarihinde açıldı. Sonra ülkenin önemli vilayetlerine yayıldı. Hemen söyleyeyim, Kastamonu Muallim Mektebi de Şubat 1884’de hizmete girdi. Bu okullar zaman içinde değişik adlarla günümüze kadar geldi. Muallim Mektebi ile başlayan yolculuk, bugün Eğitim fakülteleri adıyla yoluna devam ediyor.

Türkiye’nin aydınlanmasında ilkokul öğretmenlerinin rolü büyüktür. İmparatorluk döneminden itibaren devlet, öğretmen yetiştirmeye önem vermiştir. Ancak Cumhuriyet dönemi bu konuda daha bilinçli hareket etmiştir. İhtiyacı karşılamak için, ülkenin çeşitli yerlerinde öğretmen okulları açılmıştır.  Ağırlık ilkokullar üzerindeymiş gibi görünse de devlet, orta öğretim kurumlarının öğretmen ihtiyacını hiçbir zaman ikinci planda düşünmemiştir. İlköğretmen Okulları yanında, Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları daima hizmet vermiştir.

Her düzeyde öğretmen yetiştiren öncekikurumların ortak özelliği şudur: Öğrencilerin tamamına yakını yatılıydı ve sınavla alınıyordu.  Öğretmen okulları, devletin en gözde okullarıydı bir zamanlar. Fizikî yapıları, ders araçları, öğretmenleri diğer kurumlardan çok farklıydı. Bu okullarda çalışmak zordu ama gurur vericiydi.

Öğretmen okullarında iki özel gün vardı, bayram gibi yaşanırdı. Birincisi 16 Mart kuruluş yıl dönümü, diğeri de mezuniyet günü. 16 Mart haftasının program hazırlığı, Eylül ayında, okul açılırken başlardı. İlk öğretmenler kurulu toplantısında Türkçe, Edebiyat, Müzik, Resim, Beden Eğitimi öğretmenlerinden oluşan bir komite kurulur, etkinlikler planlanırdı. Mutlaka bir tiyatro oyunu sahnelenir, şiir ve kompozisyon yarışması, milli oyun gösterisi, koro konseri, spor yarışmaları, resim sergisi gibi faaliyetler düzenlenirdi. Bu hazırlıklar altı ay sürerdi. 16 Mart haftasındaki etkinlikler, önce okulda, sonra dışardaki salonlarda halka sunulurdu. Hafta boyunca adeta bir şenlik havası eserdi okulda. Uzun zamandan beri, Eğitim fakültelerinde 16 Martlar önemsenmiyor artık. Çoğu yerde belki bir konferans veya panelle geçiştiriliyor.  Açıkçası ruh kayboldu.

Öğretmen Okulları 1976 yılında son mezunlarını verdi. Bunların yerini önce eğitim enstitüleri, 1982’de eğitim yüksekokulları ve 1992’de eğitim fakülteleri aldı. Bu değişim arzu edilen başarıyı ve beklentiyi hiçbir zaman karşılayamadı. Bunun birkaç nedeni elbette var. Yatılı okulların kaldırılması, kendine özgü seçme sınavının bulunmayışıen başta gelen faktörlerdendir. Ancak en önemlisi, bu kurumlarda öğretmenlik ruhu kaybolmasıdır. Meslek  kendine yabancılaştı. Bir başka ifade ile Cumhuriyetin öğretmen yetiştirme kültürü ve ruhundanuzaklaşıldı.

Öğretmen okullarında adaylara çok iyi eğitim verilirdi. Öğretmenler birer anne- baba, öğrenciler evlat konumundaydı. Her gün biri sabah, ikisi akşam olmak üzere üç saatlik etüt yapılırdı. Mandolin veya flüt gibi enstrümanlarıçalmak mecburiydi. Aksi takdirde başarısız olur, okuldan atılırdı öğrenci. Müzik dershanesi konservatuar gibiydi; marşlar, okul şarkıları her tarafı çınlatırdı. Spor faaliyetleri için salon yetersiz kalırdı.

Öğrenciler sınıflarını temizler,  en iyileri ödüllendirilirdi. Her hafta bir sınıf, topluca nöbetçi olur; yemekhane ve benzeri yerlerdeki hizmetin daha düzgün yapılmasına yardım ederdi.Öğrenciler iş bölümü yapmayı öğrenir, sorumluluk ve beceri kazanırdı. Sosyal kol veya eğitsel kol çalışmalarına katılmak zorunluydu.

Hafta sonu yapılan bayrak törenlerini çok özlüyorum. Her sınıf kendi alanında sıralanmış beklerdi. Öğrencilerden birinin kullandığı enstrüman eşliğinde ve müzik öğretmeni yönetimindeönce İstiklal Marşımız, sonra Öğretmen Marşı coşkuyla söylenirdi.Bazen de   öğrenciler yönetirdi.

Bayramlara katılım, heyecanı çok farklıydı. Önde bayrak, arkada mor-beyaz okul flaması ve boru-trampet takımı;düzgün, tek tip kıyafetler izleyenleri hayran bırakırdı.

1965 yılından beri, elli yılı aşkın bir süre, öğretmen yetiştiren kurumların içinde yaşadım, ders verdim, idarecilik yaptım; iki kez Milli Eğitim Şurasına, bir kez ICET toplantısınadavet edildim. Kurumların dünü ve bugününü çok iyi kıyaslayacak durumda olduğumu biliyorum. Herkes bilsin istiyorum, bu düzende nitelikli öğretmen yetişmez. Eğitim sisteminin çekirdeğini öğretmen teşkil eder. Akıllı tahtalar, teknolojik destekler, ders araçlarının modernleşmesi gibi hususlar önemlidir ama asla yeterli değildir.Sistemi asıl çekip çevirecek öğretmendir.

Her değişim iyidir gibi bir ön yargının içinde olmamak lazım. Çağa ve zamana uygun değişimler mutlaka yapılmalıdır. Ancak yeni düzen eskisinden daha iyi olmak zorundadır. Aksi halde eski günlerin özlemi başlar.

Bizler, eski kuşak öğretmenler; 16 Mart’ı ve flâmamızdaki mor- beyaz renkleri hiçbir zaman unutmadık. Varsın, bunun adı da ‘hicran yarası’ olsun.

 

MUSTAFA ESKİ