İlahi yansımada ebruli yaşam

İlahi güzelliği yakalama çabasında sabrın sanatı ebruda sebat göstermiş bir sanatçı, Rafet Küllüoğlu ile sanatı üzerine… (2007 yılında yayımladığımız röportaj… Anısına…)

Yaşam nasıl, gün tükettikçe; bilgi, görgü, tecrübe kazandırdıkça kıvrımlarını oluşturursa beynimizde ve işte o kıvrımlar bizim kişiliğimiz, karakterimize ve güzelliğimiz olursa yaşamın yansıması olarak, işte teknenin içindeki boyaların aldığı şekilde en güzele öykünmenin çabası olmalı. İşte bu öykünmenin peşinde güzelden nasiplenmek için ben de Kastamonu’da bu sanatı bir üstat olarak yapan kişi Rafet Küllüoğlu’nun 52 yıllık yaşamından 30 yılını kapsayan bir bölümünü kaleme almak istedik.

Kireçsiz su, Geven tohumu ile kıvamlandırılmış kitre, hayvan ödü de katılmış boyayı tutacak su, sabır taşı ile öğütülmüş topraktan boya ve gönle düşen ilahi yansımanın aksi Ebru Sanatı ve gönlünden güzellikleri parmaklarının ucundaki güden kalem ile suya yazan bir sanatçı…

Rafet Hocam, sanata olan ilginiz ve dolayısıyla Türk-İslam sanatlarına ilginiz nasıl başladı?

İmam Hatip Lisesinde okurken sanata olan ilgimiz büyük hat ustası Emrullah Demirkaya ile tanışmamıza ve 4 yıl boyunca ondan ders almamıza vesile oldu. Dükkânı vardı, Kuyudibi mevkiinde. İlk başta buraya giderdim.  Rika, Sülüs gibi yazıları bitirdik beraber çalışarak. Tabi bu  1970-1974 arasındaki tarihlerde gerçekleşti. Bu tarihte İstanbul Yüksek İslam Enstitüsüne girdim. Orada da sanatın ve bu alanlardaki eğitiminde peşini bırakmadım ve Hattat Hamid Aytaç’ın yanında bir süre devam ettim. Aynı zamanda üstat olarak anılan Hasan Çelebiye’de başlamıştım. Yıl 1975’lerdi. Çelebi’nin atölyesi okuduğum okula yakındı ve ben de böylece onunla eğitimime devam ettim. Rika yazısını yeniden yazdık onula ve sonra ise Nesih ve Sülüs yazılarını da bitirdik. Aynı zamanda da Yüksek İslam Enstitüsünde de okumaya devam ediyordum. Ve ana eğitimim içinde de derslerimiz arasında Hüsnü Hat’da vardı. Ki bunun yanında eğitimini ana noktası olan Kuran-ı Kerimi okumak, anlamak ve anlatmak ne kadar ibadet ise onu yazmak da ibadet idi. Yani eğitimim bu sanat uğraşısının da bir parçası idi ve bende bu şekilde devam ettim.

Ebru’ya da hat sanatı üzerine olan eğitiminizle mi başladınız?

Hat sanatına başladığım da henüz ebru sanatı ile tanışmamıştım. Ebru ile tanışmam ise İstanbul’dayken Hasan Çelebi hocamızın yanında oldu. Hocamız beni İstanbul’da Ebru Ustası Mustafa Düzgünman ile tanıştırdı. Üsküdar’da atölyesi vardı. Bu benim ebru ile tanışmama vesile bu oldu. Yıl 1977’ler…Zaten 1978’de de mezun olmuştum.

Yani bir yıl boyunca bu usta ile çalışabildiniz. Daha sonra bu sanata nasıl devam ettiniz?

Öncelikle eğitimini aldığım ve gönül verdiğim her iki sanatı da birlikte götürmeye çalıştım. İlk olarak evimde ebru sanatını yapmaya çalıştım. Evde “Tekne Açmaya” çabaladım. Tabi tekne açmak, tekne açılana kadar kolay anlaşılan bir şey değil. Daha sonradan gördük ki bu evde de olacak bir şey değildi. Evde çalışırken ilk olarak misafir odasında başladık, oradan banyoya taşındık. Ki daha sonra çalıştığım okulda bana bir yer verildi. Buradaki bir odada neredeyse her gece en geç saatlere kadar Ebru yapmak için uğraştım. Tabii kendi çalışmalarımın dışında isteyen öğrencilerimize de ders saati haricinde hat konusunda dersler vermeye de başlamıştım.

Çalışmalarınızı ilk olarak nasıl sergilemeye başladınız?

İlk Şaban-ı Veli Kutlama Haftası yapılırken bana sergi açmam konusunda teklifler geldi. Bende hat ve ebru çalışmalarını kapsayan karma bir sergi açtım. Ama tabii amatörce bir sergiydi bu. İlerleyen yıllarda etkinliklerde bu sanat dalları üzerine sergiler açmak benim görevim oldu. Ama gördük ki ciddi bir iş bu ve benim de daha ciddi sarılmam gerekiyor. Bu süreçte bu ciddiyetle daha ağırlıklı çalışmalar yapmaya başladım ve iyi diyebileceğim eserler ortaya çıkmaya başladı. Aynı zamanda eserlerim satılmaya da başladı. Sonra kendi adıma profesyonelce diyebileceğim ilk sergimi 1996 yılında açınca bir baktım ki bütün tablolarım satıldı. Açıkçası ben bile şaşırmıştım bu duruma.

Buraya yani el sanatları çarşısına gelmeniz ve bu şekilde bir atölye oluşturmanız nasıl oldu?

Yıllardan 2000 olunca yine bir sergimizde dönem valisi Enis Yeter beni yanına çağırarak, “Bak ustam biz bir el sanatları çarşısı oluşturuyoruz ve ben sana şimdiden oradan bir yer verdim” dedi ki işte orası da şu anda çalıştığım Münire Medresesi’ndeki dükkânımızmış. Ve ben burası açıldığından beri, eserleri üretmenin yanında ekmek teknem olarak da açıyorum dükkânımı.

Bu sanatı öğrenmek isteyen eminim çok kişi vardır. Sizin öğretmek ya da temel eğitimleri vermek konusunda çalışmalarınız oluyor mu?

Oluyor tabii ki. Bu konuda ilk etabı zaten bu dükkânımızda gerçekleştiriyoruz. Yılın 365 günü burayı bir sergi salonu gibi kullanırken kimi zaman da Milli Eğitim, Kültür Müdürlüğü ve Halk Eğitim gibi kurumların iş birliği ile kurslar açıyoruz. Bu kurslarımızı da kim olursa olsun, öğrenci öğretmen herkese veriyoruz…

Kurslarımızı alacak öğrencilerimizde en az bir lise mezunu olması gerekir diye bakıyoruz. Çünkü biraz insanların yaş almış olması gerekir bu sanatta başarılı olmak için.

Hocam bize biraz ebru sanatını anlatır mısınız?

Ebrunun içi ile dışı, zahiri ile batını ayrıdır. Dıştan içine içinden dışına nüfuz edebildiğince bir sanattır ve ebru sanatçısı olmaktan da bunları idrak etmekten geçer.

Şimdi Ebrunun bir zahiri bir kalıbı bir dış görünüşü varsa bir de ruhu, manevi, yatı olan kısmı var. İşte burada maneviyat Cenab-ı Haktan gelir. Bu sanat için siz kalıbı, yani teknikleri, usulleri öğrenecek ve bu arada siz asıl işi yapmak için maneviyat için de yatırım yapacaksınız ki ortaya bu sanatı konabilsin.

“Başı, ortası, sonu sabır…”

Burada kalıp dediğimiz nedir; toprakları dağlardan toplayıp boya yapmak, oksit boyaları mermerde ezmektir.  İçine hayvan ödü katarak onu ebru boyası haline getirmektir. Fırçalarımızı atın kuyruğundan, gülün ağacından yapmaktır. Tarağı, bizleri hazırlamaktır.

Yani düşünün ki bir oksit boya ha deyince ezilmiyor. Günlerce ezmek,  krem haline getirmek gerekiyor. Yani ebrunun başı sabır ile başlıyor. Ama ebrunun ortası da sabırdır. Ve yine sonu sabırdır. Sabır olmadan Ebru olmaz, sabır bile yetmez ki sebat da gerekir…

“Su aynanızdır, suyu hissetmek lazım…”

Kitreyi yoğuracaksınız ki bir ay belki 2 ay boyunca, suya katacaksınız kıvamı tutacak ki ondan sonra şekil vereceksiniz. Buraya kadar işte zahir kısım. Bundan sonra his kısmı vardır. Teknenizdeki su işte bu noktada çok önem kazanıyor. Su aynanızdır, eğer sizin ruhunuz o gün için olumsuz ise, su da aynı akis verir ki asla bir şey yapamazsınız.

Tekneye manevi olarak olumlu sinyaller vermek gerekiyor ve tekneyi hissedeceksiniz. Tekne de bunu sizden alırsa gönül bahçesinde bin bir çiçek açmaya başlar. Böyle olunca da kendinizden geçersiniz, büyük bir aşk, büyük bir vecd, büyük bir şevkin içine girersiniz ki dünyevi her şey kaybolur yanı başınızdan. Çok güzel bir şey üretirsiniz ama o ruh halinde bir iyisini daha yapabileceğiniz aklınıza gelir ve onu aramaya başlarsınız. Bir daha bir daha derken en sonunda en güzel olana ulaşmak arayışındaki muhabbetiniz başlar. Yani Allah’ın güzelliğine. İşte maneviyatta burasıdır. O’na ulaşmak için çaba olur çıkar Ebru.

“Sonsuz güzelliğe ulaşma çabası”

Şimdi bu uğraş ilahi yani sonsuz güzelliğe ulaşmak için biz sonluların çabasıdır. Ve ortaya çok güzel bir şey çıkmıştır. Lale olsun, papatya olsun ya da başka bir şey olsun. Ve bu güzellik Allah’ın güzelliğine olan ulaşma çabası iken ortaya çıkan güzellikte illa ki beğenecek kişinin ehli Müslüman da olması gerekmiyor. Evet, bir papatyadan ya a laleden bahsediyoruz ama ortaya çıkanın aslında dünyada var olan bir şeyin tam bir yansıtılması değildir. Bunun aksine ebru sanatçısının gönlünün bahçesinde açan bir çiçeğin yansıması vardır. Yani Allah’tan gönle, gönülden ebruya…

İşte bu noktada ister alsınlar ister almasınlar kimse görmemiştir ki bu çalışmalar çirkin olmuştur…Bizim işimiz de buradan yola çıkarak toplumda güzellikler yaratabilmek. İnsanlar güzel düşünsün, güzel söylesin, güzel baksın ve güzel yapsın. İşte ebru bizi nereden nereye kadar taşıdı. Demek ki ebru yalnızıca bir kağıt üzerine yapılan bir çiçek motifi değilmiş…

Kastamonu insanının Ebru sanatına, verdiğiniz kurslara bakışı ilgisi ve yeteneği ne durumdadır?

Önce insanlarımızın bu sanatı tanıyacak ve bilecek. Elbette ki bu bizim işimiz olmalı. Bu noktada buradaki dükkânımız bir çeşit tanıtım aracı oldu. Çünkü insanlar eserleri gezdiler, tekne başında izledir sordular. Ve elimizden geldiğince bu sanatı bu şekilde tanıtmaya başladık. Ve daha sonra insanlar tanıdıkça öğrenmek istediler ve kurslar açmaya başladık. Aradan geçen 6-7 yıl içinde de birçok kişiye öğretmeye çalıştık.

Sanatınızı aktarımı nasıl olacak?

Günümüzde artık hiçbir sanat ve zanaatta usta çırak ilişkisi kalmadı. Kursiyerlerimiz bu noktada önem kazanıyor. Biz ilk teknikleri üç-dört ay içinde veriyoruz. Sonra diyoruz ki sen tekneni aç sonra beraber çalışalım ki hatta işte o zaman asıl ebru öğrenimine geçelim diyoruz. İşte bu noktada emek veren birkaç arkadaşımız var. Bunun dışında şehir dışında olup ta bu sanata gönül vermiş insanlar var. Onlar bize ulaşıyor. Misal Bursa’dan böyle bir arkadaşımız var. Bunun dışında zaman zaman hizmet içi kurslara görevlendiriliyoruz ve oralarda resim öğretmeni arkadaşlara katkı sağlamaya çalışıyoruz. Yani birebir bir sanat aktarımı olmasa da birilerinde bir şeyler kalıyor bu çabaların sonucunda.

Hocam Kastamonu’dan Hat sanatını biliyoruz. Önemli Hattatlarımız var. Ama Ebru gibi bir sanat da var mıydı Kastamonu’da.

Yoktu. Öz be öz Türk sanatı ama Anadolu da pek gelişmemiş. Yani İstanbul günümüzde nasıl hala birçok olgunun merkezi ise Osmanlı Döneminde de Ebru gibi birçok sanatın vücut bulduğu yer İstanbul’dur. Ki biraz da marifet iltifata tabiidir. Yani Anadolu’da bu sanat yapılsın ne kadar alıcısı çıkacaktı ki ebru sanatçısı karnını doyurabilsin durumu. Sanatkarlar bu noktada Anadolu’da aç kaldıkça İstanbul’da kendini ifade etmeyi uygun bulmuşlar. Ama bu durum günümüzde değişmeye başladı artık. Ülkemizin değişik yerlerinde gelişme kapıları aralandıkça artık bu gibi sanatlarda gelişmeye başladı.

Malzeme bulmakta zorlanıyor musunuz Kastamonu’da.

Kastamonu bu açıdan tam bir cennet. Özellikle de anan madde toprakta. Misal çok kullandığımız yeşil renk. Bakır Sülfür Küre Bakır Madenlerinden. Ki bu yeşili her yerde bulamayız. Misal Aşı boyası Ilgaz’ın eteklerinden Aşı Boyası dediğimiz. Misal Gövdere Mahallemiz. Yani Gri renkte. Suyu toprağı gri…Sarıkaya, Kızılbayır gibi yerleri düşünün. Papatya yaprağı yaptığımız pekmez toprağımız beyaz için. Diğer oksitli boyalarımızı da İstanbul’dan alıyor kendi elimizle öğütüyor kullanıma hazır boya haline getiriyoruz.

 

MURAT KARASALİHOĞLU