Kastrofest’in ardından haydi bir daha… “Lezzetin gizil başkenti: Kastamonu ya da GastroMONİ…”

İzlediniz…
Geçen hafta Kastrofest rüzgârı esti ilimizde…
Öncelikle…
Festival için emek veren herkesi yürekten kutluyoruz…
Uzun ve yoğun bir hazırlık döneminin ardından iyi iş çıkardılar.
Pek çok açıdan örnek olsun…

●●●

Dijital devrimin ayak seslerinin gümbür gümbür yankılandığı…
Ezberlerimizin bozulduğu…
İnsan evlâdının geçmişte biriktirmiş olduğu her şeyin ama her şeyin büyük bir hızla dönüştüğü, buharlaştığı…
Dünyanın bambaşka bir yöne doğru evrildiği bir tarihsel dönemin henüz başlarında sayılırız…
Bu perspektiften bakarak kısacık bir şey söyleyeceğim:
Kastrofest benzeri etkinliklerin Kastamonu’ya kalıcı katkılar sağlamasını istiyorsak, turizm anlayışımızı klasik bakış açılarından kurtarıp katma değeri yüksek bir noktaya taşımalıyız!
Yani…
Yemeklerimizin tadı, gelen-gidenin damağında kalırken, cebimizde kalan para da Kastamonu’yu zenginleştirebilmeli!
Bunun yolu…
Kültürel, tarihsel, sanatsal…
Ekonomik…
Tüm uğraşlarımızı…
Tüm hizmetlerimizi “zamanın ruhuna uygun” olarak top yekûn yeniden organize edebilmekten geçiyor!

●●●

Bu anlayışla…
Bazı temel sorunlarımıza dikkat çekmek üzere…
Geçen yıl kaleme aldığımız “Lezzetin gizil başkenti: Kastamonu ya da GastroMONİ…” başlıklı yazımızı sindire sindire bir kez daha okumanın tam zamanı:

Anlaşıldı…
Klasik yöntemi uygulayacağız.
Kusur bizim…
Nasıl da unuttuk kalbimize giden yolun midemizden geçtiğini.
Özür… Hem de pek çok kere…
Yüreklerimizdeki memleket aşkını dillendirmenin başka çaresi kalmadı.
Direk mideye çalışacağız…
Adı üstünde…
Kastamonu ya da nam-ı diğer GastroMONİ…
Lezzetin gizil başkenti!

●●●

Neler var?
Sıralayalım:
Pirit soslu Küre Mantısı…
Bakır sahanda… Şahane.
Kobalt oturtma…
Yazmaya ne hacet…
Tadı damağımızda…
Mazı kavurma…
Dağdan…
Mis gibi… Organik.
Yalnız dikkat!
Sıcak sıcak servis yaparken altına ihale koymayı unutmayın…
Pardon… Nihale… Masa yanmasın!
Aday Etli Ekmeği…
Bu ara pek bol… İnce açılmış, bol malzemeli…
Ölçüyü kaçırıp midenize oturtmazsanız sıkıntı yok.
Yoksa ses kısıklığı yapıyor… Bizden uyarması.
Teşvik mantarı…
Bulursanız turşusunu bile kurarsınız…
Malûm, ilimizde “dördüncü bölge”de, o da nadiren çıkıyor.
Kokmaz, bozulmaz…
Cam kavanozda bekleteceksiniz… Sık sık değil, arada sırada… Her daim ilk günkü nefasetinde.
Kulaklı…
Etli makarna bi nevi… Sahilimizden…
Kulak-Burun-Boğaz… Varsa bi sorun… Hastane filan yormayın kendinizi…
Yiyin, şifa niyetine… Sonra görün kulağı, nasıl haberdar olan bitenden… Anten anten!
Yakın geçmişte bolca yenilip içileni “andumadan” olmaz…
Banduma!
Bir baba hindiyi “heeey Allah” ibi suyuna bandırılmış bi tepsi kuru yufkanın tepesine bindirip…
“Hafif yakılmış tereyağını da üstüne bolca döktük mü…”
Ufff… Yeme de yanında yat.
Bakmayın başının kel olduğuna …
Simit tiridini kim unutur? Sarımsaklı yoğurtlu…
Bunca yemek, yöresel müzik de ister hâliyle…
“Tiridine tiridine tiridine bandım / Gidenlerin ardından hep baka kaldım”

●●●

Yıllar yılı siyezlene siyezlene ne çektin be Kastamonu?
Çektiklerin helva…
Ektiklerin siyez oldu sonunda…
Ne sanıyordunuz?

●●●

Lezzet lezzet…
Çeşit çeşit…
Mutfak zenginliğimiz düşman çatlatıyor…
Ya… Pişirip taşırıp tadına bile bakmadan elâleme ikram etmenin hazzına ne demeli?
Amaaan, dillere destan.
Misafirperverliğimizin üstüne söz mü var?
Onu da yazmayıverelim.
En iyisini siz biliyorsunuz!

●●●

Özetleyelim…
Günün sonunda…
“Sofra”dan kalkarken…
Boğazımıza dizilmiş “lokma”ların rahatsızlığını çekmek de mümkün…
Ağzımızın tadıyla, “afiyet olsun” diyebilmek de…
Tercih bizim!

MEHMET YÜCEL