Yıktım tahammül mülkünü eyledim viran

Kendir Hanı

Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki Kastamonu’dan başlayacak yazımız,

Kastamonu’nun ticari ve sosyo-kültürel alanındaki bir kaç anekdot ile devam edecek, günümüz Kastamonu analizi ile son bulacak.

Osmanlı’nın son dönemleri… Mütareke döneminde İzmir’e çıkan Yunanlar yavaş yavaş Anadolu’yu işgal etmeye başlamışlar; Eskişehir’i geçmişler, Polatlı yakınlarına gelmişlerdi. Hali vakti yerinde olan aileler doğuya doğru göç etmeye başlamışlardı. Varlıklı ailelerden biri de Koçzade ailesidir. Ailenin bir kısmı Çankırı’ya bir aile dostlarının yanına göç etmişti.

Sonrasında Sakarya Meydan Muharebesi kazanılmış, ticaret devam etmeye başlamış Vehbi Koç Çankırı’dan bulduğu kağıt, zarf ve diğer hırdavat eşyası gibi malları Ankara’ya gönderiyor.

“Vehbi Koç Anlatıyor” adlı kitabın 52. sayfasında  “Kastamonu’nun kuru bamyası meşhurdur. Kastamonu’dan bamya aldım. Ankara’ya gönderdim. Hemen satıldı” diyor.

Dönemin en önemli ulaşım bağlantısı Ankara-İnebolu-İstanbul yoludur. Anadolu’dan bir ürünün İstanbul’a veya İstanbul’dan bir ürünün Anadolu’ya ulaşması için en etkili yoldur.

Vehbi Koç, aynı kitapta anlatmaya devam ediyor:

“Birinci akşam Kalecik, ikinci akşam Çankırı, üçüncü akşam Kalehan, dördüncü akşam Kastamonu, beşinci akşam Ecevit, altıncı akşam da İnebolu’ya gelirdik.”

“Arabayla İnebolu’ya vardıktan sonra da vapur beklerdik. Bu vapur, bahtımıza ya rastlar ya rastlamaz, vapur gelinceye kadar beklenilirdi.”

“İşte bu koşullar altında, bu yollardan mal getirir, hem ordunun, hem halkın ihtiyacını karşılardık. O günlerin büyük çabası, tüm ulusun el ele aynı amaç uğruna varını yoğunu, canını ortaya koyarak çarpışması ve çalışması, hepimize çok şey öğretti.”

Bu izlenimlerinden yıllar sonra aynı yolları tekrar geçecek ve kendi gördüğü gelişimi, halkın gözlemlerini de şöyle paylaşacaktır:

Üryani

“Yıllarca sonra o yolları ve yerleri bir daha göreyim istedim. 1973 yılı mayıs ayının 26’sında, merhum Hulki Alisbah’la eski hatıraları canlandırmak için otomobil ile Ankara’dan yola çıktık. Ertesi gün İnebolu’ya geldik. Aradan 50 yıl geçmişti ve o günlere nazaran çok şey değişmişti.

Fakat aynı yoldan bu yılın (1987) Haziran ayında yeniden geçtiğimiz zaman, büyük bir değişiklik gördüm.

Ankara-Çankırı arasındaki 144 Kilometreyi 1,5 saatte; Çankırı-Kastamonu arasındaki 103 kilometreyi de yol biraz bozuk olduğu için 105 saatte aldık. Kastamonu-İnebolu arasındaki 95 kilometre yol da 1,5 saat kadar sürdü. Sabah erkenden Ankara’dan çıkmış, Çankırı’da bir çay içmiş, Kastamonu’da öğle yemeğini yiyip istirahat ettikten sonra akşam yemeğinde İnebolu’da olmuştuk.

Pirinç Günü

Değişiklikler bundan ibaret değildi. Her tarafta inşaat faaliyetleri görülüyordu. Yeni binalar ve yollarla şehirlerin, kasabaların, köylerin manzarası değişmişti. Her tarafta elektrik ve telefon vardı. Çankırı-Kastamonu arasında bir köy evini ziyaret ettik. Ailenin televizyonu, buzdolabı ve telefonu vardı. Okuması yazması olmasa da, henüz fukaralıktan kurtulamamış bulunsa da, köylü artık elektrikten , televizyondan, buzdolabından vazgeçemez seviyeye gelmiş.”

Bundan sonrasına dikkat kesilerek devam edelim. Kitabın 336’ıncı sayfasından başlayarak şunları anlatıyor Vehbi Koç:

“İnebolu’ya rıhtım yapılmış, fakat dediklerine göre bütün nakliyat karayoluyla gerçekleşiyormuş. Günde üç otobüs Ankara’ya, üç otobüs de İstanbul’a hareket edermiş. Limana 10-15 günde bir uğrayan gemiler Bartın’dan çimento getirir, Küre’de işlenen bakır cevherini Samsun’a götürürmüş.

Kendir alımı

Ben 65 yıl öncesiyle hatta 14-15 yıl öncesiyle mukayese ettiğim zaman şaşırtıcı değişiklikler, gelişmeler görüyordum. Fakat bana verilen bilgilerden, bu bölgenin, ülke çapındaki kalkınmanın hayli gerisinde kaldığını öğreniyordum. ‘Nüfus çoğalacağına azalıyor, herkes büyük şehirlere akın ediyor’ diyorlardı. Milli Mücadele yıllarının İnebolu’su 22 bin nüfustan 7 bine düşmüştü.”

Tabii ki ekonomik durumu sadece bu örnek ile bırakmayacağım.

Yard. Doç. Dr. Mustafa Eski Beyefendi’nin “İmparatorluktan Cumhuriyete Kastamonu Ekonomisi”  adlı önemli kitabından bir kaç kesit ile kuvvetlendireceğim.

“1315 tarihli Vilayet Salnamesi’nde, il genelinde üretilen bitkilerin adları şu şekilde yazılmıştır: Buğday, arpa, siyez, yulaf, mısır, gernik, fiy, mercimek, nohut, burçak, fasülye, bakla, sarımsak, soğan,lahana, pancar, şalgam, patates. Taşköprü de bunlara ilave olarak kendir, keten, çeltik; Tosya’da kuru ve yaş üzüm, patates, pirinç, kendir.

İl dahilinde yetişen üryani eriği ve kabuklarının soyulup kurutularak elde edilen üryani önemlidir. Aynı şekilde misket elması meşhur olup kaba misket ve sıkı misket olmak üzere iki türü vardır. Amasya elması da bol miktarda yetiştirilmiştir. Aynı salnamedeki bilgilerden tiftik, urgan ve kendir ticaretinin öne çıktığı görülüyor.

Kastamonu da dokumacılık denildiğinde il genelinde ve özellikle Kastamonu merkeziyle Taşköprü, Devrekani ve Küre’nin güney köylerinde beş bin dolayında dokuma tezgahının olduğu ifade edilmektedir.

Ticaret ve Sanayi odasının 1934-1936 yılları arasını kapsayan raporunda; Çoğunluğu Taşköprü tarafında olmak üzere 400 dolayında urgan tezgahının bulunduğu belirtiliyor. İp, urgan ve halatlar daha ziyade il dışı piyasada pazarlanmış.

Kendir alımı

Bakırcılık, keçecilik (daha ziyade semer yapımı için kullanılmış) önemli ticaret dallarındanmış.

1945 de Taşköprü ‘de kendir fabrikası kurulmuştur,

1963 de Şeker Fabrikası faaliyete geçmiştir,

1980 sonrasında SEKA tarafından Taşköprü ilçesinde bir Sigara Kağıdı Fabrikası kurulmuştur. Fransızlar ve Finlandiyalılar tarafından kurulan Balkanların ve Ortadoğu’nun bu en modern tesisi ne yazık ki uzun ömürlü olmamıştır.

Kastamonu ve çevresinde en çok üretilen meyvelerin başında elma gelir. Elmalar İnebolu iskelesinden İSKENDERİYE, MARSİLYA ve AVRUPA’nın bazı ülkelerine ihraç edilirmiş.

Kerestecilik: İnebolu, Cide, Azdavay ve Daday ormanlarından elde edilen tomruklar hızarlarda biçilerek tahta ve kalas haline getirilir; Cide ,İnebolu ve Bartın iskelelerinden dışarı pazarlanırmış.”

Devam edelim…

Kastamonu Vilayet Gazetesinin 18 Şubat 1930 tarihli sayısından bir haber okuyalım;

“Kastamonu ‘da yeni bir müessese. Bu, KASTAMONU BANKASI’dır. Bu banka, hüsnüniyetin, vatan endişesinin mahsulüdür. Banka halkındır.

Kastamonu Bankası Türk Anonim Şirketi Ankara 2.Noterliği tarafından 3 Aralık 1929 tarihinde onaylanmıştır.”

  • ••

Sevgili dostlar,

Memleketin ticari hayatı ile ilgili bir çok örnek verdikten sonra şimdi

Yıkalım tahammül mülkünü eyleyelim viran…

Ticaretin en önemli yolu sende…

Bir ülkenin kurtuluşuna giden İSTİKLAL yolu sende…

Tarım ve hayvancılık sende…

Turizm artık sende (kış turizmi / eko turizm / macera turizmi / dini turizm), ahşabın anavatanı sensin.

AMA…

İşte bu AMA kelimesinin içini bir türlü dolduramıyor insan.

Nasıl ve ne ara bu kadar geriledik?

Nasıl ve ne ara etrafımızdaki yeni iller kendilerini geliştirirken biz elimizdekini avcumuzdakini verdik?

Kendir Fabrikası ne oldu?

Şimdi kendir konuşulurken fabrikası, borsası bizde olan bir ürün için bambaşka bir il Samsun parlatılıyor?

Çünkü yıllardır tohum için, verimliliğin artması için araştırma ve geliştirme yapıyor Samsun Üniversitesi…

En son yaşanan krizde gördük ki, kağıt çok büyük bir ihtiyaç ve biz bu ihtiyacı dışardan karşılıyoruz.

Ne oldu SEKA?

Marsilya’ya elma gönderen bir memleketten köyüne dönerken marketten aldığı elmayı götüren bir memleket haline ne ara geldik?

Hadi elmayı endüstiriyelleştirip elma suyu, sirke haline getiremedik. Peki nerede o elma üretimi, ne oldu?

Vehbi Koç’un bile keyif ile sattığı kuru bamyayı nereden alıyoruz bileniniz var mı?

İnebolu limanının kapasite artışını yapamadık; hammadde, yarı mamul, mal taşıyacak çapta gemileri getiremedik, limanı canlandıramadık.

Peki neden?

Ülkenin dört bir yanı demir ağlar ile örülürken biz neden talep etmedik? Daha doğrusu talep ettik ya da etmeye çalıştık da neden bir türlü sonuç aldırmada başarılı olamadık?

Bölge Müdürlüklerinin çoğu memlekette olmasına rağmen neden hâlâ Çankırı’dan sonra ve Araç’tan sonra yollar bir anda kalite değişimine uğruyor?

Vehbi Koç diyor ya, “Köy evlerinde elektrik, buzdolabı, televizyon vazgeçilmez hale gelmiş”; evet, ama köylerdeki tarımı hayvancılığı ne yaptık?

Şehri memur ve emekli şehrine dönüştürdük. Vakti zamanında memlekete kazandırılan bölge müdürlükleri olmasa şehri (ticari açıdan merkezleri Kastamonu’da olmayan) iki büyük üretim firmamız mı omuzlayacak ?

Sadece iki üretim firması ile bir koca şehir döner mi?

Ahşabın başkentiyiz, ama bir örnek dışında mobilya fabrikası yatırımımız yok. Türkiye’nin dört bir köşesine ulaşacak ahşap oyuncak hayalimiz yok.

Küre’deki piriti Mardin Mazıdağı’na gönderip orada bilmem kaç milyon dolarlık fabrika yatırımına teslim edeceksin, (Not: Fabrika geldiği için demiryolu da geldi Mazıdağı’na) ama “yerli otomobil için Kastamonu en uygun bölge “ rüyalarına meyledeceksin.

Tarihine bakıldığında kendi bankasını kurmuş, borsaları, kooperatifleri olan, üretim odaklı Kastamonu’dan istemeyen, isteyemeyen, odaklanamayan, üretmeyen, her şeyden bir parça yapayım derken elinde bir şey kalmayan bir memleket haline ne ara geldik?

Velhasılı kelam;

Demeye de dilim varmıyor ama…

Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim.

Siz sormadan söyleyeyim:

Bu “canım kardeşimin” içinde ben de varım, merak etmeyin.

 

 

Caner ÇAYCI