Başa dönmek

“Bir gün buradayım, bir gün sılada,
Gönlümü göçebe kuşa döndürdün.
Çok şükür gurbeti bitirdim derken,
Yolumu yeniden başa döndürdün.”

 

Yaşadığımız olayları anlatmak için, bazen şarkıların sesine kulak vermek gerekiyor. Son dörtlüğünü yazdığım şarkının devamı; “Lânet olsun sana ey zâlimfelek/  Ömrümü çarkında başa döndürdün” diye devam ediyor.

Geçen Mart ayından beri yaşadığımız pandemi olayı bu şarkıya uygun. Bir yıldan fazla uğraştık, didindik; her türlü zorluğa katlandık, özgürlüğümüzün kısıtlanmasına razı olduk. Bunlar da yetmedi;  insanlar eşlerini, dostlarını, yakınlarını kaybetti. Bütün bu ıstırapların sonunda biz yine başa döndük.

Bugünlerde yapılan test sayısı üç yüz binin üzerinde, pozitif çıkan vak’a  sayısı da altmış binden fazla. Ölenlerin sayısı her gün üç yüz rakamını zorluyor. Bazı hastanelerin yoğun bakım servislerinde yer kalmamış, diğerleri de son sınıra dayanmış.

Virüs bizimle adeta dalga geçiyor, devamlı şekil değiştiriyor. İngiliz, G. Afrika, Brezilya mutantı gibi değişik isimler duyuyoruz. İnsanlar çaresiz; ilaç yok, büyük umutlar bağlanan aşılar yetmiyor. Üretici ülkeler önce kendi vatandaşım aşılanacak diyor.

Çin, ABD, İngiltere, Almanya ve Rusya gibi birkaç devlet aşı üretebiliyor ama sayıları çok yetersiz.  Bu aşamada virüsten korunmanın tek çaresi aşı olarak görülüyor ama başka alınacak önlemler de var. Bela geçinceye kadar maske kullanmak, kalabalık ortamlardan uzak durmak, hijyen kurallarına tam uymak, özellikle el yıkamak. Misafirliğe, dost, akraba ziyaretine gitmemek, ziyaretçi kabul etmemek gibi önlemler de var. Bunlardan ayrı olarak düğün, nişan, kına, tâziye, cenaze, asker uğurlaması gibi kalabalık topluluklar oluşturmamak.

Her türlü toplumsal belanın giderilmesinde vatandaşların bilinçli olması çok önemlidir. Eğitimli insanlar,olağan üstü durumlarda devletin aldığı önlemlere  hemen uyum sağlar. Gecikmenin toplumun zararına olduğu kadar kendisini de etkileyeceğini düşünür. Çağdaş toplumlarda insanlar duyarlı davranır çünkü vatandaşlık bilinci yüksektir.

Son bir yıldır ülkemizde yaşananlara baktığımızda, çağdaş vatandaşlık bilinciyle hareket etmediğimiz çok açık. Komşu ziyaretleri, kına, nişan, düğün, cenaze, tâziye, asker uğurlama, kongreler gibi kalabalık toplantılarda gereken özeni göstermedik. İstanbul gibi metropol şehirlerde toplu ulaşım konusuna çözüm getirilmedi. Bugün Coronavak’alarının yüzde kırkı İstanbul’da yaşanıyorsa,  ulaşım sorununun çözülemeyişi de en önemli etkendir.

Geçen yıl ilk üç ayda gösterdiğimiz dikkati, Haziran başından itibaren terk ettik. Hele yaz mevsimi gelince, turizm kaygısıyla kapıp koyuverdik. Her şey normalleşmiş gibi hareket ettik. Eylülde okulların açılması ve insanların toplanmaya başlamasıyla beraber vak’a sayıları da yükseldi, bugünlere geldik.

Önlem almadıktan sonra boş lafların kimseye  faydası olmaz. Uzman adı altında çok sayıda insan televizyonlarda konuştu, ekranlar tıp fakültelerinin amfisi gibi oldu. Yüksek perdeden ders dinledik ama bir şey anlamadık. Acaba bunlar tıp fakültelerinde anlatılıyor mubilmem! Bu konu toplum sağlığı meselesi olmaktan çıktı, akademik ders hüviyetine dönüştü. Neticede insanların aklında maske, mesafe ve el yıkamadan başka bir şey kalmadı; bunları da ihmal ettik. Şimdi yeni kapanma önlemleri çare olabilecek mi göreceğiz.

Bir yıl içinde ekonomimiz zarar gördü. Binlerce iş yeri kapandı veya verimli çalışamadı. Günlük kazancıyla evine ekmek götüren insanlar sıkıntı yaşadı, hâlen devam ediyor. Bir an önce bitmesi için dua edelim. Sorumsuz insanlar yüzünden hepimiz zarar görüyoruz.

En fazla tehlikeyi doktor, hemşire, hasta bakıcı gibi hastane çalışanlarımız ve onların birinci derecede yakınları yaşadı. Muayeneolmak için bile hastaneye gitmekten çekindiğimiz bir ortamda, bu insanlar her gün ölüme gittiler, kayıp da verdiler. Görünmeyen bir düşmana karşı savaşmak zor. Geç de olsa kendileri aşılandı ama eşleri ve çocukları unutuldu.

Sağlık ordusundan sonra en fazla zarar gören kesim öğrenciler. Üç dönemdir okula gidemiyorlar. Okuldan uzak kalmaları en büyük tehlike ve bunun telafisi yok. Geçen yıl Mayıs-Haziran döneminde ciddi önlemler alsaydık, Eylül ayında okulları açabilirdik. Turizm ve yaz tatili eğitimin önüne geçti. Almanya gibi ülkeler örgün eğitimde ısrar ederken, biz uzaktan eğitimin yararlarını anlattık. Gördük ki, bunda dayeterli alt yapımız yokmuş. Birçok öğrenci internetten, tabletten ve bilgisayardan yoksun.

Bir diğer mağdur kesim, sayıları sekiz milyon olan, benim de dâhil olduğum 65 yaş üstü vatandaşlar. Geçen yıl Mart ayından Haziran başına kadar eve hapsedildik. Ruh sağlığımız bozuldu, yürüme yeteneğimizi kaybettik. Daha sonra sokak kısıtlamasıyla karşılaştık, toplu taşıma araçlarına binmemiz yasaklandı. Dünyada olmayan bir uygulama Türkiye’de yaşanıyor. Bilim Kurulu var, bazı kararlar alıyor. Bilim; akıl demektir, mantık demektir. 65 yaş üstü vatandaşların hak kısıtlanmasını bu kurulnasıl izah edecek bilmiyorum. Akla uyan her türlü karara, tedbire evetdiyoruz ama bilimde yeri olmayan kararlara ne diyeceğiz?  İyi ki, Prof. Dr. İftihar Köksal gibi bu uygulamanın gereksiz olduğunu düşünen bilim insanlarımız  az da olsa var. Kahvehaneler, lokaller kapalı; toplu taşıma araçlarına binmek yasak; dört saat izin içinde ne yapacak bu insanlar?

Bizim gibi illerde yaşayan yaşlı insanların, çevre köylerde bağ ve bahçeleri var. Ekim, dikim, budama mevsimi geldi. Kendimizi meşgul eden, doğal spor yapmamıza vesile olan uğraşlardan da yoksun bırakılıyoruz. Özel araçlarımızla gidip gelelim, kime ne zararı var. Benim gibi akademisyenler, araştırma yapmak için kütüphaneye de gidemiyor. Bundan daha büyük eziyet olur mu?  Bilim Kurulu’nun bunlardan haberi var mı?Televizyonlarda tekrar ettikleri sözler masal gibi geliyor artık. Sadece aşıyla yaşamak mümkün mü?

Aşı konusuyla yazıyı bitirelim. İnsanların ilgisizliği devam ediyor. İstanbul’da bile, hak sahibi her beş kişiden biri aşı olmamış. Aşı bekleyen milyonlarca insan varken sorumsuzluğun sebebini anlamak gerçekten zor. Bu konuda yaptırım uygulanmalı, bazı haklar askıya alınmalı.

 

MUSTAFA ESKİ