“Bu hayatta hiçbir şey tam istendiği gibi olamıyor” dedi tilki…

ZEKİ GÜRDAL KARAOĞLU [email protected]

Selamlar;bugün bir okurumdan gelen soru hakkında yazmak istiyorum. Çünkü onun yaşadığı dilemmayı bir şekilde hayatın bir yerinde hepimizin yaşadığını ya da yaşıyor olduğunu düşünüyorum. Soru şu:“İnsanlar hayatta kalmak için yapmak zorunda kaldıkları işe çok enerji harcamak zorunda kalıyorsa ve hayatını istediği şekilde yaşayabilmek için yapması gereken asıl işte gelişmek için daha az enerjisi ve zamanı kalıyorsahayalleri için çalışabileceği enerjiyi nereden nasıl bulabilir?”

İnsan hayatta kalmaya çalışırken tek bir şeye odaklanır. Hayatta kalmaya. Ve evet hayatta kalmak çok enerji tüketen bir şey. Öylesine enerji tüketiyor ki, sahiden de hayatta kalmak derdinden yaşamak kısmını pas geçmek zorunda kalıyoruz.

Küçük Prens kitabının benim gözümde en harika bölümleri sıralamasında Tilki ile ilgili olan kısım bir numaradır. Hem kitabın hem de yaşamın özünü oraya saklayıvermiş yazar bana göre. Tilki, Küçük Prens ile karşılaştıklarında, onunbaşka gezegenden geldiğini öğrenince heyecanla “Orada avcı var mı” diye sorar. Olmadığını duyunca çok heyecanlanır ve “Tavuk” olup olmadığını sorar bu kez. Onun da olmadığını öğrenince biraz hayal kırıklığına uğramış bir şekilde “hayatta hiçbir şeyin tam istendiği gibi olamadığını” söyleyiverir. Buna rağmen memnuniyetsiz değildir. Çünkü kendince yaşamın sırrını çözmüştür. Hiçbir şeyin tam istediği gibi olamadığını bilmektedir. Bir şeyler olur, ama asla tam istediğin gibi olamayabilir. Bu ön kabul çok önemlidir. Çünkü tilki bu sayede perşembe günleri çok mutludur. Şu şekilde anlatır:“…benim avcılarımın bir alışkanlığı vardır. Her perşembe köyün kızlarıyla dansa giderler. Bu nedenle perşembeleri benim için güzel günlerdir. Üzüm bağlarına kadar sokulabilirim o günler. Ama avcılar dansa herhangi bir günün herhangi bir saatinde gidiyor olsalardı hiç tatilim olmazdı…”Buradaki mesele hem kendi alışkanlıklarımızı hem de maruz kaldığımız yaşamlardaki alışkanlıklar döngüsünü gözlemleyip çözmeyi başarmak. Böylece kendi perşembemize sahip olabileceğiz.

Elbette her perşembenin bir vakti var gelmek için. Ama öylece, hiçbir şey yapmadan o vaktin gelmesini beklersek o vakit gelmeye gelir de nasıl gelir?O perşembe nasıl olur?Bu bekleyişi hep bir tohumun büyümesine benzetirim. Elbette her tohum toprağa düştüğünde illaki bir şekilde topraktan çıkacak.O tohumun çıkması için bir çiftçi gibi emek vermek zorundayız. En sonunda hasat edebilelim ya da gül açsın. Peki sonrası?Yine aynı döngü. Yani sabrettik, zamanımızın gelmesini bekledik. Tıpkı vakti gelen gül gibi açtık. Sonbaharda yeniden solacağız. Bu bitmeyen bir döngü. Hayatımızda sürekli yaşamamız gereken bir şeylerin vakti gelecek. Ama o vakit geldiğinde yeni yaşamlar için yeniden vakit beklemeye başlayacağız. Madem bitmeyen bir bekleyişteyiz o halde bekleyişi verimli hale getirelim. Bu sayede sadece perşembenin geldiği o tek gün değil perşembeye  ait tüm bekleme zamanları verimliliğe dönüşmüş olacak.

Size acı bir haberim var. Hayatla oynadığımız piştide hiçbir zaman iyi el dağıtmıyor. Unutmayın kumarhane hep kazanır. O yüzden de iyi bir el gelse de süper kazansam yerine sürekli kötü ellerle nasıl iyi oynarım kısmını çözmek lazım. Bundan yola çıkarak kendime şu önermeyi geliştirdim. Eğer el kötü geldiyse hayıflanma. Sadece oyunun içinde kal. Kötü ele rağmen pes etme. Oyun, yani yaşam durmuyor. Kötü eli tamamla ki bir sonraki dağıtılan kağıtları da görme şansın olsun. Yenemesen de yenilmediğin için oynamaya hep devam edebileceksin.

Gelelim yani kısmıma…  Enerji bir şekilde geliyor ve yine bitiyor. Mutluluk bir süre sonra geçiyor. Başarı bir süre sonra yenisini talep ediyor. İstikrar ya da türevi beklentiler her seferinde uzaktan kumandalı oyuncağın pili gibi bitiyor. Bu noktada önce bir kabul ediş gerekiyor. Yaşam döngümüzün son günümüze kadar bizi sürekli zorlayacak. Bu yüzden sırtımızı huzurun sonsuz ve dingin göğsüne dayamalıyız. Tüm gelip geçiciliklerin içinde tek devamlılığı olan şey huzur. O gelip gitmiyor. Kaçtığını sandığımız yerde aslında kaçan o değil. Sadece anlık konfor alanımız. Hani ayağımız uyuşur da üstüne biraz basınca açılır ya huzur da öyledir işte. Yani ne olursa olsun uyuşukluğu üstünden atmayı başarır. Uyuşmasın diye uğraşmaz, sırası geldiğinde geçiriverir. Tüm aradıklarınız geldiğinde de tadını çıkartabileceksiniz.

Böylece geldik baştaki soruya. Bence cevap huzurda saklı. Hatta huzurun içindeki huzurda saklı.

Bacon şöyle bir söz söylemiş: “Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir; bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza ettiklerimizdir; bizi bilgili yapan okuduklarımız değil, kafamıza yerleştirdiklerimizdir.” Huzur da bunun içinde bir yerlerde…

Bugünlük de bu kadar. Elbette tüm güzellikler ve huzur da hep sizinle olsun diyerek. Sevgiyle.

 

 

 

ZEKİ GÜRDAL KARAOĞLU