İstanbullu öğretmenin kaleminden Kastamonu

İstanbul’un Kadıköy Bostancı Melih İsfendiyar İlkokulu öğretmen grubu Kastamonu ilini ziyaret etti. Kastamonu’nun tarihi, kültürü ve doğasına hayran kalan öğretmenler duygu ve düşüncelerini yazarak Kastamonu’nun tanıtımına katkı sağladılar.

İstanbul’un Kadıköy Bostancı Melih İsfendiyar İlkokulu öğretmenleri düzenledikleri bir etkinlikle Kastamonu ilini ziyaret ettiler. Bir rehber eşliğinde Kastamonu’ya gelen 40 kişilik öğretmen gurubu ilk önce İzbelli çiftliğinde kahvaltı yaptı. Daha sonra Ilgaz dağına çıkan öğretmenler kar topu oynayıp kızak kaymanın keyfini yaşadı. Kastamonu’nun tarihi yerlerini gezen öğretmenler Kastamonu hakkında tarihi ve kültürel bilgilere de sahip oldular. Yöresel yemeklerin tadına da bakan öğretmenler 2 günlük Kastamonu gezisinin ardından yine otobüsle İstanbul’a döndüler.

Kastamonu gezisi sonrası yaşadıklarını “Bir Öğretmenin Gözünden Kastamonu” başlığıyla kağıda döken rehber öğretmeni Sevgi Özer’in Kastamonu’yle ilgili duygu ve düşüncelerişöyle:

BİR ÖĞRETMENİN GÖZÜNDEN KASTAMONU

5 Ocak 2017 Cuma günü, Saygıdeğer Müdürümüz İsmet Çelik başkanlığında okulumuzdaki öğretmen arkadaşlarımızla birlikte Kastamonu gezimize başladık. Kastamonu’ya ilk kez gidiyordum. Çok merak ediyordum.  Geceleyin saat 1 ‘de yola çıktık. Yaklaşık 6 saat sonra, sabah saatlerinde Kastamonu il sınırına varmış olduk. İlk durağımız olan “İzbeli Çiftliği ‘ne” ulaştık.

Burada harika bir kahvaltı bizi bekliyordu. Köy ekmeği, çiftlikte yetişen organik meyvelerden yapılmış enfes reçeller, gözleme, tereyağı, peynir eşliğinde karnımızı bir güzel doyurduk. Çıtır çıtır yanan sobanın sıcağıyla, kaybettiğimiz çocukluk anılarımızı tazeledik. Duvarlardaki Mustafa Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı fotoğrafları yüreklerimize gurur ve mutluluk karışımı bir duygu yükledi. Karnımızı doyurup çay keyfine geçtiğimiz esnada, yanımıza nur yüzlü yaşlıca zarif bir hanımefendi geldi. Sabiha Hanım, yumuşacık sesiyle konak hakkında bizleri bilgilendirmeye başladı. Konağın İzbeli ailesine ait olduğunu söyledi. “ Bu konağın Osmanlı Padişahı 4. Mehmet tarafından 1651 yılında İzbeli Ailesi’ne sipahi yetiştirmek amacıyla tımar olarak verildiğini anlattı. Kurtuluş Savaşı’nın olduğu yıllarda ise; Büyük anne Hafız Selman İzbeli’nin, Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kadınlar Kolu kurucularından ve Kastamonu’da ilk kadın Belediye meclisi üyesi olduğunu belirterek duvardaki fotoğrafını bizlere gururla gösterdi. Duvardaki bu Cumhuriyet kadını, Hafız Selman İzbeli, Kastamonu’daki kadınları toplayarak, asker için çorap, kazak, fanila ördürüp cepheye göndermiş. Varlıklı bir aileden geliyormuş ve askerler, Kastamonu’ya geldiğinde, hepsini yolda karşılayıp doyururmuş. Savaştan sonra, yeni baştan herkes gibi Türkçe harflerle okuma yazmayı öğrenmiş bu saygıdeğer Cumhuriyet kadını. Atatürk’ün, 1925 yılında Kastamonu’ya yaptığı ziyaret sırasında kullandığı yatak örtüsü, İzbeli Ailesi tarafından, Kent Tarihi Müzesi’ne bağışlanmış. Biz bu detayları dinlerken, duvardaki Kurtuluş Savaşı fotoğraflarına gururla baka kaldık. Kastamonu’nun, Kurtuluş Savaşı ‘nda  düşman işgaline uğramadığı halde, en çok şehit vermiş olan nadide şehirlerimizden biri olduğu bilgisini bir kere daha onur duyarak hatırladık. Enfes bir kahvaltıyla karnımız,  bu güzel tarih dersiyle ruhumuz doydu. Gurur, mutluluk karışımı bir duygu haliyle çiftliğe veda ettik.

İkinci durağımız, Ilgaz Dağı’ydı. Hani çocukluğumuzda söylediğimiz “ Ilgaz Anadolu’nun Sen Yüce Bir Dağısın” şarkısının anlattığı yer burası. İstanbul’da kara hasret bizler, dağda çoşkuyla çocuklar gibi eğlendik. Enfes doğası ve mis gibi havasıyla akciğerlerimiz şenlendi. Bazılarımız teleferiğe  binerken, bazılarımız yürüyüş yapmayı tercih etti. Kimi arkadaşlarımız kayak yaparken, bazılarımız kar manzarasını izledi. Kahkahalar eşliğinde kar topu onayarak eğlendik. Üşüyünce tepedeki kafede enfes salep içerek içimizi ısıttık. Bu güzel anları fotoğraflayarak kayda aldık. Doğa o kadar güzeldi ki ;kartpostal kalitesinde fotoğraflarımız oldu. Öğlen yemeği için “sucuk ekmek “ seçeneğini düşünürken, Kastamonu’nun enfes “etli ekmeğini”  yemenin daha iyi olacağına karar verdik. Gözümüz arkada kalarak, bu cennet köşeye veda edip Kastamonu ‘ya hareket ettik.

Kastamonu’ya vardığımızda, bize tavsiye edilen bir “etli ekmek” lokantasına geldik. Büyük, ışıklı tabelalı lokantalara alışkın olan bizler, bu küçük mütevazı lokantaya yaklaşık 40 kişi olarak giriş yaptık.Önce küçük bir şaşkınlığın ardından , bizleri kapıda karşılayan garson üst kata çıkmamızı sağladı.  Lokantanın dışı mütevazı ve sade olsa da içi çok temiz,şık ve düzenliydi. Her yer pırıl pırıldı. Sadece iki masa doluydu. Bir masada karı koca olduğunu düşündüğüm bir çift diğerinde ise, beş  kadın etli ekmek yiyordu. Küçük bir şehirde kadınların öğlen yemeğini lokantada yemeleri doğrusu beni hem şaşırttı hem sevindirdi. Güler yüzlü bir garson telaşla siparişlerimizi aldı. “ Pastırmalı etli ekmeği” ilk kez burada duydum doğrusu. Denemekte fayda var dedik. Hem pastırmalı hem etli ekmeklerimizi ısmarladık. Ancak ; çok acıktığımızı fark edince masalarımızı kişiye özel salatalar ve ezmelerle doldurdu.   Kocaman porsiyonlarla etli ekmeklerimiz geldi. Önce pastırmalı sonra etli ekmeklerimizi afiyetle yedik. Bu kadar güzel bir etli ekmek , daha önce yememiştim.  Karnımızı tıka basa doyurduk. Lokantanın temizliği, garsonun güler yüzlü ve kibar duruşu,  beni çok etkiledi.

Çok kısa bir yürüyüşten sonra “Şerife Bacı” anıtına vardık. Burada, rehberimiz bizlere Şerife  Bacı’nın içimizi titreten, hüzünlü hikayesini anlattı. Kurtuluş Savaşı’nda taşıdığı mermiler ıslanmasın diye kazağını mermilere örten ve donmasın diye çocuğuna kapandığı için soğuktan şehit olan bu Anadolu Kadını’nı saygı, minnet ve rahmetle andık.  Bu güzel topraklarda, böyle yürekli, vatansever kadınların olduğunu bilmek Kastamonu’ya duyduğum sevgiyi bir kat daha artırdı.

Beş yüz yaşında hala dimdik ayakta duran “Nasrullah Köprüsü nden“  geçerek “ Şeyh Şaban-ı Veli Türbesi’ni”    ziyaret ettik. Bu güzel toprakların; nice velilerin, dervişlerin, alimlerin yurdu olması artık beni şaşırtmıyordu. Anladım ki; Kastamonu, “güzel insanların  “ yetiştiği verimli topraklarmış.

Daha sonra, çarşıda alışveriş yapmaya başladık. El emeği göz nuru işlemeli zarif örtüler, takılar, süs eşyaları gözlerimizi kamaştırdı. Büyük şehirlerde ulaşmamızın mümkün olmadığı, enfes yiyecekler, beş bin yaşındaki genetiği bozulmamış “ siyez buğdayı “ , bu buğdaydan elde edilen ürünler ve organik birçok enfes yiyecek. Hepsini evime taşımak istedim. Sağlık fışkıran bu güzel topraklara olan ilgim çok daha arttı. Kastamonu’nun pastırmasının bu kadar güzel olduğunu bilmezdim. Ben ve arkadaşlarım bu enfes pastırmadan, çekme helva ve marmelatlardan bir dolu aldık. Bu toprakların da tıpkı siyez gibi genetiğinin bozulmadığını düşünmeden edemedim.

Ellerimizde ağır torbalarla konaklayacağımız “Uğurlu Konakları’na” vardık. Yol boyunca gördüğümüz, oya gibi işlenmiş konaklardan biriydi kalacağımız konak.  Bu ahşap konakta, bizi yine güler yüzlü güzel insanlar karşıladı. Konağın içi de dışı kadar güzel ve heybetliydi. Koridorlardaki masalar, sandalyeler, koltuklar sanki bir tarih filminden fırlamış gibi güzel ve zarifti. Odamız çok temizdi. Beş yıldızlı otel konforunda olan bu oda, sultanlara ev sahipliği yaptığını kanıtlamak istercesine tarih kokuyordu. Kastamonu Kalesi, odamızdan tüm heybetiyle bize bakıyordu. Zaman yolculuğu yapmış olduğum hissi ile odamın ahşap penceresinden manzaranın keyfine daldım.

Akşam yemeği için, konağın restoran bölümünde arkadaşlarımızla toplandık. Yöresel Kastamonu yemekleri ile iyice karnımızı doyurduk. Yemekler o kadar lezzetliydi ki; karnımız doyduğu halde hala yemeye devam ediyorduk. Bu ilk kez yediğimiz yemekleri, bir daha tatma lüksümüz yoktu maalesef.  “ Banduma, tirit, paça “ ve ismini şimdi hatırlayamadığım birçok tat damağımızı şenlendirdi. Bu verimli topraklarda yetişen hangi ürün, hangi yemek sıradan olabilir ki ? Tarihi beş bin yıl öncesine dayanan, bir çok kavime yurt olmuş bu şehir tarih fışkırıyordu. Folklorun ögeleri olan; müzik, dans, giysiler, maniler, ev eşyaları, tekerlemeler, yemekler vb. tümü bu topraklarda mevcuttu. Bu şehrin folklorik zenginliği hem şaşırttı hem de bu büyük zenginlikten habersiz olmaktan dolayı üzüntü duydum.

İkinci gün sabah, konağın restoran bölümünde enfes bir kahvaltı yaptık. Yiyecekler o kadar doğal ve lezzetliydi ki artık şaşırmıyordum. Kahvaltının ardından, nazik otel çalışanları ile fotoğraf çektirerek konağa veda ettik. Yolda, bir grup Kastamonulu’nun  “Sarıkamış Şehitlerini” anma etkinliği yaptığını görerek duygu seline kapıldık. Göğsümüz kabararak, şehitleri saygı ve rahmetle yad ettik. Bu şehrin insanlarının yüreğindeki vatan sevgisinin geçmişteki örnekleri gibi halen devam ettiğini görmek beni çok şaşırtmadı doğrusu.  Kastamonu halkı, Şerife Bacı’nın torunlarıydı. Vatan sevgisinin nesilden nesile aktarıldığını ilk kez bu kadar net gördüm.

Kısa bir süre sonra, son durağımız olan “Etnografya Müzesi’nde” bulduk kendimizi. Çok güzel, eski bir konaktaydı müze. Zaten Kastamonu’daki birçok önemli devlet kurumu bu güzel konaklarda işlevini sürdürüyor. Bu konaklarda çalışmak ne büyük ayrıcalıktır diye düşündüm. Müzede Kastamonu’nun zengin folklorunu, aile yaşantısını yansıtan birçok mobilya ve objeler bulunmaktaydı.  Hepsi birbirinden güzel şaşalı tarihi eşyalar, bizleri geçmişimize götürdü. El emeği göz nuru eşyalardaki zerafet, anlatılacak gibi değildi.

Dönüş yoluna geçtiğimizde, hepimizin yüzünde huzur ve mutluluk dolu bir gülümseme yayılmıştı. Bu güzel şehri tanımanın, az da olsa yaşamanın keyfi yüreklerimize dolmuştu. Kastamonu şehrini bir insana benzetsem, sanırım “yaşlı ama sağlıklı, dik başlı ama sevecen bir bilge dede “ silueti gözümde canlanıyor artık.  Bu güzel şehre iyi ki gitmişim diye düşünüyorum…

 

SEVGİ ÖZER

ÖĞRETMEN