KADINLARIN DAHA İYİ BİR HAYAT YAŞAMA İHTİMALİNİ ARTIRAN; PROF. DR. SAKİNE ERUZ

Yaşam, uzun soluklu bir yol olsa da geçip giden yılların hızına yetişebilmek olanaksız. Ancak iz bırakanlar kalıcı olmayı başarırlar. Eğitimle yol gösterenler, bilim insanları, edebiyat ve sanatta eser bırakanlar, sivil toplum örgütlerinde etkin rol alanlar gelecek kuşaklara ışık olmaya devam ederler.

Tüm bu alanlarda etkin olmasının yanı sıra kız öğrencilere umut olan, ilham veren, sabahın erken saatinden, gecenin çok geç saatlerine kadar çalışan Prof. Dr. Sakine Eruz; gülen yüzü, zarif tavrı,  naif görüntüsüne karşın dokunduğu her işi başarıya ulaştıran güçlü bir insan olarak dikkat çekiyor.

Sâkine Esen (Eruz),   Kastamonu Devlet Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniğini kuran Opr. Dr. Şükrü Esen ile iki dönem Kastamonu belediye başkanlığı yapmış Muzaffer Esen’in torunu ve Zekiye Esen’in kızı. Büyük dedesi Münire Medresesi banisi Reisülküttab Hacı Mustafa Efendi, o yüzyılda Gölköy’de kızlar için bir okul kurmuş ve kızların haftada iki kez köylülerle kaynaşmak üzere mesireye götürülmesini vakfa işletmiş. Böyle değerli bir aileden gelen Prof. Dr. Sakine Eruz’dan öz yaşamını anlatmasını rica ediyorum, şöyle özetliyor:

“1952 yılında Kastamonu’da dünyaya gelmişim. Babam 1957 yılında DP’den milletvekili seçilmiş ve ihtilâlle birlikte beraatine kadar onbeş ay Yassıada’da kalmış. 1962 ile 1967 yılları arasında Almanya’da okula devam edip,  1967’de ailemin yurda dönmesi sonucunda Avusturya Lisesi’ne kaydım yapıldı ve bu liseden 1972 yılında mezun oldum. Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden yüksek lisans ile mezun olduktan sonra 1976 yılında Yüksek Mühendis Aytaç Eruz ile evlendik. 1976 ile 1986 yılları arasında Frankfurt’ta eyalet düzeyinde serbest yeminli çevirmen, Türkçe ve Almanca öğretmeni olarak farklı kurumlarda görev üstlendim. Türkiye’ye dönünce,  İstanbul Üniversitesi’nde önce okutman, daha sonra araştırma görevlisi, yardımcı doçent, doçent ve profesör olarak görev yaptım.  2011-2014 yılları arasında Almanca Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yaptım ve 2014 yılında emekliye ayrıldım.  Görev sırasında fakültede Erasmus Programının kurulmasını sağladım. Bir dönem Avusturya Graz Üniversitesi Çeviribilim Bölümü’nde konuk öğretim üyesi olarak ders verdim. 2014 ile 2017 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde doktora dersleri vermeye devam edip, İzmir Yaşar Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü Başkanı olarak asistanlarımı yetiştirmeyi sürdürdüm.”

Çok sayıda makalesi, bildirimi, sunumu bulunan Prof. Dr. Sakine Eruz’un yayınlanmış 10 kitabı var. Alanında ilk olduğunu ifade ettiği “Osmanlı Devleti’nde ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Çok kültürlülük ve Çevirmenler” başlığıyla bir tanesi Kastamonu’da olmak üzere,  yurtiçinde ve yurtdışında 20 sergi açmış. Prof. Eruz, Kastamonulu kadınların 1920-1922 yılları arasında geçit vermeyen dağlara rağmen cephaneyi İnebolu’dan Kastamonu’ya taşıyarak, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında büyük rol oynadıkları İstiklal Yolu’nun önemini farklı üniversitelerde anlatmış. Gurur duyduğu bir eserinin de bu yıl yayımlanan babasının üzerinden yüz yıllık Türkiye tarihini anlatan “Yüzyıla Derin Bakış” başlıklı kitabı olduğunu söyleyen Prof. Eruz ile söyleşiyi mesleği ile ilgili sürdürüyoruz.

“Mesleğiniz hakkında bilgi verebilir misiniz?”

“Mesleğim meşakkatli bir iştir. Hiç öyle görünmez ama dünyanın en zor işlerinden biridir çevirmenlik. Bir kültürü o kültüre yabancı olan öteki kültüre taşıyorsunuz ve kaynak kültürün yeni kültürde anlaşılmasını sağlıyorsunuz. Çevirmen; bir tür kültür ve iletişim uzmanıdır, sürekli iki farklı kültür arasında gider gelir.  Kuşkusuz sayısız alt alanı vardır çeviri etkinliğinin. Yine de çeviri etkinliğini iki farklı metin türü altında derleyebiliriz. İlki uzmanlık metinleri ikincisi ise edebi metinlerin çevirisidir. Her ikisi de büyük beceri, bilgi ve donanım gerektirir.”

Prof. Dr. Sakine Eruz çevirmenliğe başlayışını öykü tadında anlatıyor:

“1901 Kastamonu Muallim Mektebi mezunu üç dil bilen Kurtuluş Savaşı’nda büyük yararlıklar gösteren rahmetli dedem Reşit Esen, ben daha 11 yaşımdayken,  Hümayünname’yi Farsçadan Türkçeye çevirip benden de bu öyküleri Almancaya çevirmemi istemişti. Bir şekilde o tarihlerde dedem benim ileride çeviri işi ile uğraşacağımı tahmin etmiştir sanki.

Kurtuluş Savaşı’nda büyük yararlıklar gösteren, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisine bir tebrik telgrafı çektiği, iki dönem belediye başkanı olan büyükbabam ise 1916 yılında Harbiye Nezareti’nde tercüman olarak görev yapmıştı.

Genlerin hafızası olduğuna inanırsak, belki de benim çevirmenlik maceram çok öncelerden belirlenmişti. Çocukluğum kısmen Almanya’da geçti, daha sonra Avusturya Lisesi’nden mezun oldum. Alman Dili ve Edebiyatı ve Avrupa Sanat Tarihi bölümlerinden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi’nden  pedagoji sertifikası da aldım.  Kastamonu Aytaç Eruz Anadolu Lisesi banisi yüksek mühendis Aytaç Eruz ile Almanya’da tanışmıştım, 1976 yılında evlendik ve ben yeniden Almanya’ya taşındım. Almanya’da eyaletler düzeyinde yeminli çevirmenlik sınavlarında başarılı olduktan sonra Frankfurt kentinde yaklaşık on yıl bir çeviri hizmetleri bürosunu işlettim.

1986 yılında Türkiye’ye döndüğümde doktoramı ve doçentliğimi çeviribilim alanında aldıktan sonra bu alana akademide de çok büyük emekler verdim. 2014 yılında İstanbul Üniversitesi Almanca Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı’dan emekli olduktan sonra Yaşar Üniversitesi’nde İngilizce Mütercim Tercümanlık Bölümü’nün güçlenmesi için beni İzmir’e davet ettiler. Bu bölüme de üç yıl süreyle her hafta uçakta gidip gelerek hizmet verdim. Şu anda oradan yetişen asistanlarım Manisa’da bir çeviri bilim bölümü açtılar.”

“Mesleğiniz için neleri feda ettiniz?”

“Galiba tek feda ettiğim uykumdu. Çünkü gerçekten de gece gündüz çalıştım.  Haliyle bu çalışma temposunda istediğim gibi gezemedim. Ancak bunu hiç sorun etmedim. Beni mutlu eden bir mesleğim oldu. Ben hep elimdeki olanaklardan yararlanarak en iyiyi ve en güzeli yapmaya çalıştım. Babam ben daha 11 yaşındayken hatıra defterime şöyle yazmıştı : ‘Kızım her daim çalışkan ve dürüst ol. Tanrı bunun mükafatını sana her zaman verecektir.’ Ben babamı hiçbir zaman kırmamaya, onun açtığı o harika yoldan ilerlemeye çalıştım. Maddi koşullarını zorlayarak beni en iyi okullara gönderdiler, nasıl bu kadar emeğe ihanet ederdim ki… Babam gibi hep çalışkan olmaya etrafıma ışık saçmaya ve sadece kendi yolumu değil çevremdekilerin de yolunu aydınlatmaya büyük özen gösterdim. Öğrenmenin sonsuzluğu içinde zaman bana yaratıcı, hoşgörülü ve bağışlayıcı olmayı öğretti.”

Mesleğiyle ilgili kazanımlarını soruyorum, sonsuz olduğunu ifade ediyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Benim en büyük kazanımım ellerinden tutmaya çalıştığım ve bugün güzel yerlere gelen sevgili öğrencilerim ve birlikte çalıştığım, emeğimi paylaştığım sonsuz değerli arkadaşlarımdır.  Ayrıca doğa ve hayvan sevgisi, gerek Şadıbey Çiftliği’nin sahibesi rahmetli Saide babaannem, rahmetli babam, rahmetli büyükbabam ve sevgili eşim tarafından bana da sirayet etti. İnsan sevgisi yanında hayvan ve doğa sevgisi kadar büyük bir kazanıma sahip olmak ve yüreğinde merhamet barındırmak da sonsuz bir zenginliktir.

Köylerde, kentlerde, Almanya’da, Türkiye’de, Avusturya’da ve dünyanın farklı ülkelerinde her alandan ve her yaştan insanlarla karşılaştım. Her birinden bir şeyler öğrendim. Bu yaşanmışlıklar da en büyük zenginliklerimdendir.”

  Prof. Dr. Sakine Eruz’dan  iş yaşamına başladığı yıllar ile günümüz arasındaki farkı irdelemesini istiyorum, şu sözlerle ifade ediyor:

“Türkiye’de çevirmenlik alanında iyileşmeler ne yazık ki hala emekleme aşamasındadır. Örneğin Almanya’da mahkemeden onaylı, eyalet düzeyinde yeminli çevirmen noter kadar yetkindir. Hukuki düzenlemeler de ona göredir. Biliyor musunuz Türkiye’de 50’nin üzerinde Çeviribilim bölümü var, ama çevirmenin adı yok, yani çevirmenliği meslek olarak kabul eden bir mevzuat yok. Oysa korunan bir meslek olması gerekiyor. 1999 yılında Çeviri Derneği’ni tam da bu nedenle kurmuştuk. Ancak yasal mevzuatlar olmadan yol almamız son derece zor oluyor ne yazık ki. Dilerim bir an önce bu mevzuatlar hayata geçer. Seksenli yıllarda 6 çeviri bilim bölümü vardı, şimdi ise belki de yüze yakın. Oysa altyapısız yeni bölümler açmak ne ülkeye ne de gençlere bir yarar sağlamaz ki.  Ve en önemlisi her açılan bölümün dayanağı olacak mevzuatlar bulunmalı, aksi takdirde eğitim de temelsiz bir binaya benzer.”

“Teknolojideki gelişim mesleğinizi, iş yaşamınızı nasıl etkiliyor?”

“Bilgisayarın ve bilgisayar programlarının yaygınlaşmasıyla birlikte çeviri alanlarında da büyük gelişmeler oldu. Çevirmen bir tür kültür uzmanıdır. Çevrilen metnin türüne göre çeviri teknolojileri yazılım programları da devreye girmektedir.  Çevirmen bu programları bilmek zorundadır. Bu teknolojiler sürekli yenilenmektedir. Tam da bunun için çeviribilim bölümleri öğrencilerinin üçüncü yıldan itibaren çeviri işletmelerinde staj yapmaları gerekmektedir. Teknolojilere hakimiyet donanımlı çevirmenin işini kolaylaştırır, bu açıdan bu alandaki gelişmelerin olumlu olduğunu düşünüyorum.

Yazar kimliğim ve teknolojik gelişmeler diye bir soru sorarsanız, size bilgisayara ve internetin bize sunduğu olanaklara minnettar olduğumu söyleyebilirim.  Düşünsenize bir zamanlar daktiloyla yazılan yazılar şimdi bilgisayarda kolayca yazılmakla kalmıyor, her yazdığınız metni hafızaya alarak her zaman ulaşabileceğiniz ayrı ayrı dosyalar hazırlayabiliyorsunuz. Teknolojinin doğru kullanıldığı sürece her alanda işlevsel olduğunu düşünüyorum.”

“Çalışma yaşamınızda karşılaştığınız sizi etkileyen anıları paylaşır mısınız?”

Almanya’da uzun yıllar mahkemelerde çalıştığım için sayısız anım var. Hukuki yardım anlamına gelen İstinabe kapsamında mahkemeye çağrıldım. Türkiye’de karton sigara almanın yasak olduğu dönemde, sınırda beş kartonla yakalanmış olan kişinin yargılanmasındayız. Hakim Türkiye’den gelen evrakları eline alıyor ve anlamak için evrakları  incelerken, birden canı yanıyor. ‘Bu ne, Bayan Eruz?’ diyor. O tarihlerde evraklar toplu iğne ile tutturuluyor. Hakimin eline toplu iğne batıyor. Sonra çevirileri okumaya başlıyor, ama bir kelime anlamıyor. Çünkü Türkiye’de çevirileri yapan bire bir çeviri yapmış, dili sarmalayan Alman kültürünü hiç dikkate almamış.  Dosyayı bana uzatıyor, ‘Bayan Eruz lütfen metinleri Almancaya çevirir misiniz?’ diyor Ancak ben Türkçe metinleri yeniden Almancaya aktardığımda hakim konuyu anlıyor ve sanığın ifadesini almaya başlıyor. Çeviri hiçbir zaman bire bir yapılmaz, hep erek (hedef)  kültür dikkate alınır. Erek kültür dikkate alınmadan yapılan çeviri ise hiçbir işe yaramaz ve metin hiçbir yere varmaz. Çevirmen bu açıdan her zaman bir kültür uzmanı olmak zorundadır.

Hakim, avukat, noter, polislerle özel ve resmi kurumlarla  çok güzel anılarım var. Almanya’da işinizi iyi yaparsanız el üstünde tutulursunuz, size her türlü kolaylığı gösterirler. Serbest meslekte çalışırsanız size her yerden iş yağar ve sizin kıymetiniz bilinir. Bunu ne yazık ki Türkiye için pek söyleyemeyeceğim.”

    Kastamonu’nun eski yıllardaki sosyal yaşamından, aile, komşuluk ilişkilerinden söz eder misiniz?

“Benim çocukluğumda faytonlar vardı. Dere boyu boydan boya akasya ağaçlarıyla kaplıydı. Çiçek açtıkları zaman mis gibi kokardı etraf. Bu ağaçları iki dönem belediye başkanlığı yapan rahmetli büyükbabam Muzaffer Esen’in diktiği söylenir.  50’li yıllarda korkunç seller gelirdi. Elimizde fenerlerle gece ziyaretleri yaptığımızı da anımsıyorum. Elektrik daha yaygın değildi. Köylerde gaz lambaları ve lüks lambaları vardı.

Derenin sağı solu harika konaklarla bezeliydi. 1938 yılında Namık Beye ait olan devasa konak istimlak ediliyor, ama Kastamonu halkı konağı sökmek istemiyor, Namık beyi ve ailesini sayıp seviyorlar. Devlet civar illerin ceza evlerinden tutukluları getiriyor, konağın tepesine çıkarıyor ve konağın çatısı açılarak konak yıkılıyor. Burası daha sonra Adliye Binası olup, son yıllarda da Müftülüğe dönüştü. Cumhuriyet Meydanı’ndaki birbirinden güzel kocaman konaklardan birisi de Namık Beyin ağabeyi Kastamonu milletvekili Şükrü Beye ait. Duvarları kara kalemlerle süslü bir binadır.

50’li, 60’lı yıllarda televizyon yoktu, en önemli eğlence aleti radyo ve karşılıklı ev ziyaretleriydi.  Rahmetli anneannemin günleri olurdu, ev dolup dolup taşardı. 70’li yıllarda her tatilde köye giderdik. Mehran’daki konağa ya misafir gelirdi, ya da hasta. Babam tedavi edemediği hastalara İstanbul’a kliniğe gelmelerini söylerdi. İstanbul’daki evimizde de hasta ağırlardık.

80’li yılların ortalarına kadar ahşap binalar yıkılıyor ya da yakılıyor. Oysa biliyor musunuz, Turing’in başkanı Çelik Gülersoy’un ilkin Kastamonu’ya geldiğini, burayı Safranbolu gibi ihya etmek için ve Kastamonuluların hiç oralı olmadıklarını, Gülersoy’un bunun üzerine Safranbolu’yu ihya ettiğini ve Kastamonu’nun sürekli fırsatları kaçırdığını ve bu güzeller güzeli kentin yüreğine ve orasına burasına betonarme binaların bir kama misali saplandığını…

Kaldı ki öyle bir halk düşünün ki, dünyanın en leziz simidine “Kel simit” diyor, Kastamonu tarihini en yoğun haliyle yansıtan Nasrullah Köprüsü’ne ise “kambur köprü” diyebiliyor. Bu sözlerle Kastamonu’yu ve kendi öz benliğini aşağıladığının hiç farkında değil.  Nasrullah Köprüsü ise başlı başına bir yaradır. O güzeller güzeli köprünün bir kemerini dinamitle patlatmışlardır. Hiç yürekleri acımamış mıdır acaba, tarihimizi böyle hoyratça yok ederken…”

 “ Nüfus artışı, köylerden artan göçler ve günümüzdeki kentleşme şekli sizi mutlu mu,  yoksa huzursuz mu ediyor?”

“Yıllar önce Alman bir arkadaşım ‘Sizin en büyük sorununuz nüfus artışı olacak’ demişti. O zaman tam da ne demek istediğini anlamamıştım. Ancak 1927’de yaklaşık 14 milyon olan nüfusumuzun bugün 84 milyona dayandığını düşününce, bu hızlı artışın ayrımına varabiliyoruz.

Nüfus artışı ile tarih ve çevre bilincinden yoksulluk bir kentin doğal dokusunu ve belleğini yok etmekle eşit ne yazık ki.  Oysa kentin tarihi, okullarda okutulsa ve öğrencilere bu konuda projeler yaptırılsa belki güzeller güzeli Kastamonu’nun tarihini bir tutam koruma olanağı bulunur. Örneğin Çengeller Köprüsü’nden devam eden sokağın sağı solu bahçe içinde konaklarla bezeliydi, 70’li yıllarda. Bizim evin tam karşısında güller içinde bir bahçe vardı, evin kapısından içeri girdiğinizde mis gibi gül kokardı her yer. Evin sahibesi sakız gibi yazmasıyla gül suyu ve gül reçeli yapardı bu güllerden. Bugün ise burası bir otopark olmuş durumda, o eski konağın yerine de estetikten yoksun bir apartman dikilmiş.  Biraz ilerideki 40’lı yıllarda yapılan yangın havuzunun ise yerinde yeller esiyor.”

“Sivil toplum kuruluşlarındaki derneklerdeki çalışmalarınız, katkılarınız hakkında bilgi verir misiniz?”

“1992 yılında kurulan Çeviri Derneği’nin kurucu üyesiyim. 27 Kasım 2021’de Genel Kurul ve Yönetim Kurulu beni derneğin başkanlığına layık gördüler. Sevgili eşim yüksek mühendis Aytaç Eruz, yaptığı önemli inşaatlar yanında Frankfurt’ta üç dernek kurmuştu. Türk Alman Kültür Derneği’nde ben de bilfiil görev üstlendim. Tiyatro kolunda oynadım, folklor yaptım ve Türk kültürünü Almanya’da tanıtmak için farklı girişimlerde bulunduk.

Afette Rehber Çevirmenlik Gurubunun ve Türkiye Üniversiteli Kadınlar Kastamonu Derneği’nin üyesiyim. Anneler Derneği ve Yardımseverler Derneği’ne de destek veriyorum. Türkiye Üniversiteli Kadınlar Kastamonu Derneği beni, ‘2021 Yılı Yöresine Değer Katan Önder Kadın’ ödülüyle ödüllendirdi. Dilerim bu ödüle her zaman layık olabilirim. Bunun dışında Kastamonulu üniversite öğrencilerine burs veriyorum. Pandemiden önce Aytaç Eruz Anadolu Lisesi’nin bazı etkinliklerine katkıda bulundum. Okuldan mezun üniversite öğrencilerinin de ellerinden tutmaya çalışıyorum.

1997 yılında aile büyüklerimizden kalan, bir kısmı saraydan gelen değerli kıyafetleri 75. Yıl Müzesine ve büyükbabama ait Kastamonu yapımı el işi piyanoyu Vedat Tek Kültür ve Sanat Merkezi’ne, 2000 yılında 22 dönüm bir araziyi de Kastamonu Orman Fakültesi’ne bağışladık.

2017 yılında Kastamonulu iş adamları, akademisyenler ve Kastamonu’yu seven kişiler tarafından kurulan ‘Dünya Mirası Kastamonu İnisiyatifi’nin faal üyesiyim. Kastamonu Kadın Mitingi’nin yüzüncü yılında bir dizi etkinlikte bilfiil görev üstlendim. Bu yıl da 10 Aralık Kastamonu Kadın Mitingine yönelik yapılacak İstanbul etkinliklerine de sunumla ve farklı şekillerde katkıda bulunacağım.”

“Size göre başarının sırrı nedir? Gençlere önerileriniz ne olur?”

Başarının sırrı duruma göre değişebilir ama çekirdeği sabittir.  Özdemir Asaf, ‘Bir işi olduğundan daha da iyi yapmaya başladığımda, bu işin yaratıcılığa dönüştüğünü öğrendim’ diyor.  Belki de başarının sırrı burada gizlidir. İlkin işe sahip çıkmak gerekir, yaptığınız işi benimseyecekseniz, yaptığınız iş ne olursa olsun küçümsemeyip o işi seveceksiniz ve yaptığınız işin hep daha da iyisini yapmaya çalışacaksınız.

Önünüze çıkan fırsatları görüp bunları beğenmemezlik etmeyeceksiniz. Çünkü her değerlendirdiğiniz fırsat size yeni bir kapı açar ve sizi daha iyi bir yere taşır.  Sebat etmeyi öğreneceksiniz. Yaptığınız iş ne olursa olsun yaratıcı olmaya özen göstereceksiniz. Etrafınızda deneyimli insanlar varsa, onların bilgilerini hiçe saymayacak ve onların gösterdiği yolda ilerlemeye yüksünmeyeceksiniz. Yanınızda her daim sizi yukarıya çekecek insanlar bulunmasına özen gösterin ve sizi aşağıya çeken insanlardan mümkün olduğu kadar uzak durun. Merak etme duygunuzu ve heyecanınızı hiçbir zaman yitirmeyin.  Her zaman okuyun. Okumak bilgeliğe giden en kestirme yoldur. Sevgi ve merhameti yüreğinizden hiç eksik etmeyin.”

Yaşamını anlamlı kılan, çalışan, üreten, değer yaratan konuğum Prof. Dr. Sakine Eruz’a söyleşi için ve kadınların bu topraklarda iyi bir hayat yaşama ihtimalini artırdığı için pek çok teşekkürlerimle söyleşiyi bitiriyoruz.

MİNE ÖZGÜR