Kimliğimi kaybettim, hükümsüzdür

Başlığa bakıp, bu koca gazete sayfasını “kayıp ilanı” olarak kullanmış diye düşünmeyin sakın. Ama yine de kaybolmakta olan bir şeyler var ki bulunması için daha çok kişiye ulaşsın diye bir yöntem sadece.

Kaybolmakta olanlar, yereli evrensele bulaştırırken kavram kargaşasından muzdarip kimlikler olsa gerek. “Marka” yaratacağım derken “kanka” muhabbetine bağlananlardır kaybolanlar…

***

Ben birkaç yıldır Kastamonu’nun yaşadığı sonbaharı “ülkenin en romantik sonbaharı” olarak adlandırıyorum. Dünyanın en güzel ormanları, çeşitli ağaç türlerinin bir arada olması ile sonbaharı iliklerimize kadar yaşatıyor. Yeşilden başlayan renkler sarıdan-kırmızıya doğru yolculuğunu yaklaşık  iki ay boyunca sürdürüyor. Bu renk cümbüşüne gri kayalar, zümrüdü sular, kahverengi zeminler de karışınca sonbahar bir festival olup çıkar.

İşte bu romantizmin peşinde takılıp ebemkuşağı giymiş gelinler olan dağların çağrısına kapılıp ben de derin bir romantizmin peşine kapıldığım oluyor. Tabii özel destinasyonlardan bir ise Küre Dağları ve özellikle de Horma Kanyonu civarı benim için.

Henüz pek kimse gitmezken, kanyonu, kovuğu, kalabalıktan, insandan uzak ve sessiz zamanlarında turizm metası olmadan çok önce adımlamıştım. Pek bir Kastamonu, pek bir Kastamonu’ya özgüydü yani. Tabii bu güzelliklerin dünyaya da açılması gerekiyordu ve yürüyüş yolları, parkurlar, teraslar, tesisler derken farklı bir güzelliğe yol aldı buralar.

Tabii bu yeni güzelliğe evrilmesinde evrensellikle buluşması, planlama, yönetim, sürdürülebilir, yerel değerlerin korunduğu turizm anlayışı ile hareket etmek gerekiyor. Şimdi bunlara girmeyeceğim. Çünkü yeni şahit olduğum olay tüm bunları anlatır nitelikte oldu benim için.

***

Horma’daki yenilik ve güzellikle bu bölgeyi çekim noktası haline getirdi bile. Kanyon bölgesinin girişinde mescit, tuvalet, restoran, kafe ve hediyelik eşya dükkânlarının da yapılmış olması tüm ziyaretçilere adeta konfor sağlıyor.  Temel tüm ihtiyaçlar “macera turizm noktasının” göbeğinde giderilebiliyor.

Arabayı otoparka bırakıyorsunuz (ücretsiz) ve birkaç adımda kanyon başındaki sosyal mekânlara ulaşıyorsunuz. Tam Zarı Çayı’nın üstündeki köprüden geçeceksiniz ki çok güzel bir Pınarbaşı totemi koymuşlar ki kalpli filan fotoğraf çektirmemek olmuyor. Ama tam fotoyu çekeceksiniz, kadrajı ayarlıyorsunuz ki arkanızda tesisler ve kanyonun başlangıcı… İşte tam o anda kadrajın üstünde karenize “GOCCAMAN” bir “ADANA” yazısı çıkıyor…

İşte kimlik bunalımı burada başlıyor…

***

Bizim diye çıktığımız yolda Kastamonu’nun kanyonunu geçmek isterken, nasıl mutluluktan hızımı alamadımsa soluğu “Adana”da aldım şokunu yaşıyorsunuz…

Belki Horma’nın güzel ve büyülü atmosferinden serap görüyorum diye ümit ederek yürümeye devam ediyorsunuz ki… maalesef acı gerçek karşınızda “kebap” kokuları eşliğinde gözlerinizi kanatıyor.

O anda işte anlıyorsun ki her şey “sürdürülebilir ve yöresine faydalı turizm için…”

***

Biraz sorup soruşturunca Horma’da yer alan tesisler, restoran kafe ile birlikte diğer o dükkânlarda tek bir firmaya ihale edilmiş. İhale şartlarına göre bölgede yapılacak turizm hareketine hizmet sektörünün oldukça üst düzeyde olması istenmiş, o nedenle de bazı koşulların çıtası çok yüksek tutulmuş. Sonuçta ise yerli girişimciler sürece dahil olamamış.

Her neyse, hizmet kaliteli olacaksa bazı uygulamalar kabul edilebilir. Ancak, Horma gibi Kastamonu adına “marka” olmuş bir yerde koskoca restorana “Adana” yazmak beni herhangi bir yerde AVM geziyorum hissine sevk etmedi değil. Hani oralarda dünyanın her yerinden markalar görürsünüz ve “bir yerde” değilde “dünyanın herhangi bir yerinde olduğunuzu hissedersiniz ” ya öyle bir şey işte.

Öte yandan restorana girdim, menülerine bakmak istedim… Baştan aşağı kebap çeşitleri… Gözlerim her ne kadar coğrafi tescil işareti almış “Kara Çorba”yı arasa da bulamadı. Yine bölge damak tadı olarak herkesin kabul edip tercih etmeye başladığı peluşka – peru – mantı gibi hamur işleri de yoktu. Ne de olsa sürdürülebilir ve yöresel kalkınmayı hedefleyen turizm anlayışına sahiptik!..

Restoranı bıraktım her ne kadar sezon kapanıyor olmasından kaynaklı genelde kapalı olan dükkânlara bakmak istedim. Ne “Pınarbaşı Bebeği” görebildim, ne yöresel kıyafetler ne de hediyelik parçalar… Belki ben görmemişimdir. Belki de Horma’yı dünyaya entegre etmek için oralarda da “Adana’nın şalgam suyu, Adana yemenisi, Adana narenciyesi, Adana’nın Karatepe Kilimleri” gibi hediyelikler satılmış ya da satılacaktır.

Aslında bu hizmet karşısında şapka çıkartmamak mümkün değil. Düşünsenize Kastamonu’da kanyon gezmeye geliyorsunuz, Adana’nın yöresele lezzetleri ile doyup Adana’nın kültürüne alışveriş yaparak katkıda bulunabiliyorsunuz. Hatta düşünsenize ilerleyen zamanlarda Afyon’un sucuğu ile lokumu, Bodrum’un lokması, Kars’ın kaşarı filan da satılır ki böylece “Bütün Türkiye Kastamonu, ama içinde Kastamonu var mı!” durumu ile evrene entegre olup çıkmışız.

***

Horma diye yola çıkıp hızını alamadan Adana’dan çıkan bana en güzel geri dönüş ancak Pınarbaşı ilçe merkezindeki Köylüm Mantı Evi’nde kara çorba içip, sarımsaklı mantı yiyerek olabilecekti. Ben de öyle yaptım. Senelerdir yöresel lezzetlerin sancaktarlığını yapan, kara çorbanın tanınmasında en çok emeği veren işletmelerden olan bu yer olmasa “yerel kimliğini yitirmiş – kimlik karmaşasında kalmış” biri olarak Toroslarda “Binboğaların” kovaladığı “kayıp” biri olarak kalacaktım.

 

MURAT KARASALİHOĞLU