Lingo lingo şişeler

Şiirlerde şarkılarda, edebiyatta, sanat eserlerinde içki ve içmek üzerine ne çok şey vardır.
Misal;
“İç bâde güzel sev var ise akl-u şuûrun / Dünya var imiş yâ ki yok olmuş ne umurun” diyen Ziya Paşa’nın söylediklerini yaşam biçimi haline getiren olmamış mıdır? Elbette yazılmış bir sürü beyit, mısra yanında galiba hepsini en iyi anlatan ve akılda kalan da neşeli bir Kilis türküsü olan ‘Lingo lingo şişeler’in nakarat bölümü:

“Şişelerrr…
Lingo, lingo, lingolik
Irakı mı içtin sen bensiz?
Çamura mı düştün a densiz?
Yar yar yar yar yar yar aman!”

Nereden çıktı şişe muhabbeti?
Arşiv araştıranlar bilir; bir konuyu araştırmaya başlarken amaçladığınız konudan çok daha başka ama daha ilginç konulara da rastlarsınız. Hele şöyle dursun diye de not alırsınız. İçki, müskirat konusu da benim için öyle oldu.
Pek çok konuya bilgi ve belge olarak ulaşabildiğimiz ortamda sanırım en fakir olan konu “alt kültür” yaşam biçimi. Sanki Kastamonu’da bu konu görmezden gelinerek tabu haline getirilip ne yazılmış, ne çizilmiş.
Oysa;
Osmanlı İmparatorluk taşrası olan Kastamonu’nun18-19.y.y gündelik hayatına ait yeterli bilgiye sahip değiliz. Çok kültürlü yaşamın, çok farklı başlıklar ve konularınerede ise el değmemiş haldedir.
Hâkim kültürün diğer yaşam alanlarına ya da tersinin birbirine olan etkisi üzerine henüz sosyolojik çalışmalar yeterli düzeyde yapılmamıştır.
Daha önce gazetemiz sütunlarında “Kastamonu Sohbetleri” başlığındaki dizi yazıda arkadaşımız Dr.Arkeolog Murat Karasalihoğlu’na şunları anlatıyor idi Halim Usta:
“Meyhane kültürü ya da içki dendiğinde elbette Kastamonu’da yaşayan gayrimüslim vatandaşlarda akla geliyor. Çünkü yakın zamana kadar alkol üretimi otomasyon olmayıp ev yapımı olan bir üründü.  Bu noktada Rum Rakısı ve belki de “mastika” da Kastamonu’da imal edilen içkilerdendi. İşte bu noktada Halim Usta’nın aklına gelen üretici Kızılbayır’da (Honsalar Mahallesi) belki de mübadeleye girmemiş bir kişinin ki bu Rum bir Kastamonulu, bu rakının yapımcılarından biri olarak gelmekte…”

Arşivlere girildiğinde bu teyit ediliyor zaten.

Prof. Dr. İlber Ortaylı Hoca,19. Yüzyılda Kastamonu bölgesi ticaret hacmindeki artışı “19. Yüzyılda Kastamonu Vilayetindeki Yapısal Değişim Üzerine” makalesinde aktarır. Bu hinterlandın “dış dünyayla örneğin Çarlık Rusya’sıyla ve kendi kıyısındaki diğer liman kentleriyle ve İstanbul’la bağlantısı olan ve toplayıcı niteliğe sahip bir merkez olması onun önemini artırıyordu. Safranbolu-Bartın-Amasra ekseninde ticari artış önem kazanmış, Fransız ticaret raporlarına göre de Sultan’ın donanması için gereken kerestenin sağlandığı merkez…” olduğu tespitini yapar.

Limanlar hinterlandı içinde kalan daha iç kesimler ise 19. yüzyılın ortalarından itibaren “düvel-i ecnebiye”nin özellikle müskirat açısından ilgisine çeken yerler olur. Düşündükleri oranda bir talep ve buna karşı oluşturulan arz yeterli kâr sağladı mı bilinmiyor. Çünkü bunu ölçecek derecede veri elde yok ne yazık ki. Ancak yine de Avrupalı ve İranlı müskirat tüccarlarını tatmin edebilecek miktarlarda potansiyel görüp liman kıyılarında mağazalar, meyhaneler ve dükkanlar açılmış.
1800’lü yılların son çeyreğinde oluşan kriz sonrası ortaya çıkan iflas hali ve Duyun-u Umumiye idaresinin kurulması ile birlikte vergi tahakkukları pek çok alanda kaçak üretime yol açar. Tütün, tuz ve dolayısı ile müskirat üretimleri legal olmayan yollarla dağıtımına başlanır. Bunun yanında legal üretimde yapılmaktadır.

1860’larda Kastamonu’da müskirat üretim-tükemi artış göstermeye başlar. Ancak işler pek kolay yürümemektedir. Bölgenin muhafazakar yapısı legal üretim için Bab-ıâli’nin esnekliğe karşı sorun çıkarır haldedir.

“İngiliz, Rus, İtalyan,Yunan bir de bunların arasına giren İranlı müskirat tüccarlarının valilerle karşılaştıkları problemleri kendi konsoloslukları üzerinden gelişen bol ‘protestolu’ bir süreçle yaşadıklarını belirtebiliriz. 1860’ların Bâb-ı âli’si bu protestoları fazlasıyla ciddiye alırken Kastamonu mutasarrıf ve valileri işi çok ağırdan almaktadır. Öyle ki, Bâb-ı âli valilerine defalarca emirnameler göndererek onlara “idare-imaslahat” ve “himmet eylemeler”ni bildiren talimatlarla problemi çözmeyeçalışacaktır.”

“1860’lar ve 70’lerde Kastamonu’ya gelen Avrupalı ve İranlı tüccarların İnebolu, Ereğli, Taşköprü, Küre, Bartın ve Kastamonu merkez kazada dükkanlar kiraladıklarını ve burada müskirat satmaya yöneldiklerini görüyoruz. Avrupalı müskirat tüccarlarının buralarda yerli işbirlikçileri bulunduğunu belgelerden öğreniyoruz. Bu tüccarlardan bazılarının 3 ila 15 yıllık müskirat ticareti geçmişine sahip oldukları bilgisiyle, 1845-1863 tarihlerinde Kastamonu’nun kıyılarında az sayıda da olsa müskirat satan mağazaların ve meyhanelerin varlığını bu şekilde teyid edebiliyoruz. Yine bu anılan tarihten birkaç yıl sonrasında 1847’deHırvatların25 Ereğli iskelesi civarında ruhsatsız meyhaneler, kahvehaneler açtıklarıve işlettikleri bilgisine de sahibiz. İranlıların da 1860’larda Ereğli’de ve Kastamonumerkezde müskirat işinde faal oldukları dikkat çekmektedir.”

Yukarıdaki tespitleri yapanDüzce Üniversitesi Tarih Bölümünden Doç.Dr. Hamdi Özdiş,“Tebaa-i Yunaniye’den Tebaa-i Osmaniye’ye:II. Abdülhamid Döneminde Kastamonu’da Gayrimüslim Tüccarlar ve Merika Petropulo’nun Müskirat Mücadelesi”başlıklı fevkalade istifa ettiğim makalesinde Yunan tebaasından Merika Petropulo (Petropoulos) özelinde ruhsat ve işletme anlaşmazlıklarını detaylıca anlatır.

“MerikaPetropulo (Petropoulos), Kastamonu’da müskirat ticaretiyle uğraşan Yunan tebaasından bir tüccardır. Kastamonu’nun Akmescid/Alacamescid (belgelerde her ikisi de geçmektedir)mahallesinde yaşamaktadır. Merika Hanım’ın bir müskirat fabrikası,bir müskirat deposu ve sayıları zaman içinde değişen meyhaneleri bulunmaktadır. 1879’da Merika Petropulo’nun Çavuşhanı mevkiindeki müskirat fabrikası ve meyhaneleri faaldir.

Bu işletmelerin tamamı (bu tarihte bir müskirat fabrikası ve başlangıçta dört/beş bab meyhane) Müskirat Nizamnamesi’ne aykırı olmasından dolayı 3 Temmuz 1882 tarihinde kapatılır. Sonraki yıllarda “meyhane gibi alkollü eğlence mekanlarının ve alkol satandükkanların cami, tekke gibi kutsal yerlere, okul ve karakol gibi binalara yakınlığı”konusu ortaya çıkar.

Hasan Usta’nın anılarında yer aldığı üzere Kastamonu daha sonraki yıllarda da müskirat üretimine devam eder. Bunlardan biri de yakın dönemde.Şafak-Ilgaz-Papağan isimli rakılar üreten müteşebbis Mehmet Basri Kâhyaoğlu’dur.  Akşam gazetesinde 30 Ağustos 1932 tarihinde “Kastamonu Mektupları” başlığında kaleme alınan haber aynen şöyledir:


“Kastamonu’da rakı kaçakçılığı pek azaldı

Müskirat inhisarının teftişi altında yeni bir fabrika açıldı

Kastamonu, 26 ( Hususi ) — Kastamonuda rakı sarfiyatı artmaktadır. Buna sebep, fazla rakı içilmesi değil, kaçakçılığın azalmasıdır. Kaçakçılığın azalmasında gerçi, son kaçakçılığın meni hakkındaki kanunun da tesiri vardır. Fakat daha ziyade, halkın müskirat inhisarının memleket dahilinde açtığı fabrikada temiz ve mükemmel bir rakı imal etmesinin büyük bir rol oynadığı görülmektedir.

Kastamonideki fabrikanın ismi Şafak fabrikasıdır ve Ilgaz, Şafak, Papağan namile 40, 45, 47 derecelik üç cins rakı imal edilmektedir. Fabrikada imal edilen rakı, Kastamoninin bütün kazalarile Boyabat, Çangırı ve Ilgaz taraflarında sarfedilmektedir. Bu muhitte bu cins rakılardan başka rakı sarfedilmemektedir. Şehri sarfiyat 6500 – 7000 kiloyfi bulmaktadır.

Dün bir vesile ile araba pazarı mevkiinde olan bu fabrikayı, fabrikanın çalışkan sahibi Mehmet Basri beğindelâletile gezdim. Fabrikayı gördükten sonra, Kastamonuluların niçin kaçak rakıya rağbet göstermediklerini anladım.

Her türlü sıhhat ve temizlik kaidelerinden hariç olarak imal edilen kaçak rakılar, bu temiz ve muntazam fabrika mamulâtıyanında adeta en fena bir zehirden farksız kalmaktadır.

Fabrikada rakı imali öyle kolay zannedilir bir iş değildir. Bakın, akşam vakti ya soğuk bir su başında, ya bir bahçede buzlar içinde içilen bir kadeh rakı nasıl meydana geliyor, ne haddelerden geçiyor, size anlatayım:

Rakı için lâzım olan soma, müskirat inhisarının birkaç yerdeki fabrikalarından geliyor. Bu gelen somalar ilkönce bir kazana dolduruluyor ve orada kaynatılıyor ve boru vasıtasilemübredesevkediliyor.

Burada lançe denilen ve içerisinde soğuk bir su bulunan kaptan geçiyor ve mayileşerek kapak bir kaba akıyor. Buradan gene bir boru vasıtasile harman mün hanisine oradan da dövüldükten ve harman edildikten sonra dinlendirme fıçısına geliyor. Merakı orada asğarî yirmi dört saat kalıyor ve oradan filitreye geliyor.

Filitreden de depoya.. Depodan da imlâ makinesi denilen alât ile istenilen mikdarda doldurmak üzere şişelere naklediliyor.

Soma, kazana konulupta şişeye gelinceye kadar geçen bir kaç günlük ameliye esnasında küçük bir el bile temas görmeden temiz ve sirke ruhlarile yıkanmış şişelere geliyor ve kapanıyor.”

Velhasıl kelam,rakı sağlığa zararlıdır. Uzak durunuz vesselam.

Derleme: Fahri Özbek

Kaynak:
-“Tebaa-i Yunaniye’den Tebaa-i Osmaniye’ye:II. Abdülhamid Döneminde Kastamonu’da Gayrimüslim Tüccarlar ve MerikaPetropulo’nun Müskirat Mücadelesi”
Doç.Dr. Hamdi Özdiş’in
-Kroki BOA – ŞD. / 1683 – 21 –

 

“Kastamonu merkezdeki Merika’nın ve diğer meyhanecilerin, karakolun ve okul olduğu iddia edilen yapının konumunu gösterir kroki”yi yayınlıyoruz.

 

Derleme: FAHRİ ÖZBEK